BüyükelçiSüleyman Gökçe’nin 10 Kasım Atatürk’ü Anma Mesajı , 09.11.2016. 16 Şubat 2017 Güncel Duyurular. DışişleriBakanlığı yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının sayılarını açıkladı. 152 ülkeyi kapsayan tabloya göre, 5 milyon Türk vatandaşı yurtdışında yaşıyor. İlk 14 Ata'm. Sana bu mektubu, çok sevdiğin ve annen Zübeyde Hanımı emanet edecek kadar güvendiğin İzmir'den yazıyorum. Sana güzel, iç açıcı bir mektup yazmak isterdim fakat üzülerek söylüyorum, bugünkü vaziyet buna elverişli değil. Senin bize, gençlere emanet ettiğin bu cennet vatan, cumhuriyet günden güne lekeleniyor. Atatürkün en büyük özelliklerinden biri de bilimsel ve akılcı bir düşünceyi (rasyonalizm) Türk toplumunun bütün alanlarına egemen kılmak çabasıdır. ırkçılara meydan okuyordu. O günlerde bütün insanları dünya vatandaşı olarak niteleyen Atatürk, gerçek Zamanzaman bazı politikaları nedeniyle eleştirmiş olsa da Atatürk’ün en sevdiği, en beğendiği Osmanlı padişahı tartışmasız Fatih Sultan Mehmet’tir. Atatürk, 1930’da Afet İnan’a, Fatih Sultan Mehmet’in en büyük başarılarından biri olan İstanbul’un fethi hakkında şu HteJiH. vatandaşı olduğun devlet sınırları içerisinde yapacağın yolculukla mülteci olmazsın lakin salak olmak için özel bir çaba mı gösteriyorsun? mal beyanı. ülkesini bırakıp başka bir ülkeye giden, o ülkeyi düşmanların elinden kurtaran, yönetimi halka bırakan, aynı topraklar üzerinde yeni bir devlet kuran bir mülteci görmedim. atatürk'ün geçmişini didiklemek yerine osmanlı'nın geçmişini didikleseydiniz bu saçmalıklarla uğraşmayacaktık. gerçek olmayan bir iddiadır. iddiayı oturmuş teamüle ve bilgiye dayanarak incelersek, mustafa kemal atatürk'ün doğum yeri olan selanik osmanlı imparatorluğu'nun sınırları içindedir. osmanlı imparatorluğu'nun yıkılmasıyla misak-ı milli sınırları içinde kalan eski osmanlı tebaası, yasal olarak halefi olan türkiye cumhuriyet'inin vatandaşıdır. tanım itibariyle vatandaş statüsünde olan birisi o ülkede aynı zamanda mülteci kişinin mülteci olması için bir egemen devletin toprağından bir diğerine giriş yapmış olması, kanıtlanabilir sebeplerle menşei ülkenin korumasından faydalanamadığını belirtip, kaçış yaptığı ülkenin korumasını talep etmesi gerekir. türkiye cumhuriyet'inin kurucusu olan mustafa kemal atatürk için doğal vatandaşı olduğu ülkenin korumasını istemek gibi bir olay gerçekleşmemiştir. 1928'de kabul edilen ilk vatandaşlık kanunumuza göre de mustafa kemal atatürk'ün durumunun vatandaşlık kapsamına girdiği açıkça görülebilir. birinci madde — bir türk baba veya ananın türkiycde veya ecnebi memlekettedoğan çocukları türk vatandaşıdır'.ikinci madde — aşağıdaki çocuklar türk vatandaşıdıra - türkiyede doğupta anası babası belli olmıyan,b - türkiyede dogupta anası ve babası veya bunlardan birisi vatansız oları,c - türkiyede veya ecnebi memlekette evlilik haricinde türk anadan doğan veyatürk babadan birlikte uluslararası koruma ve göç literatürüne göre savaştan ötürü bulunduğu ülkenin egemenlik sınırları içinde başka bir yere yerleşen kişiye idp internally displaced people\person denir. bunun türkçesi ise kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş kişidir. iltica ve göçe ilişkin tanımların çoğu 50'ler sonrası modern kavramsallaşmalar olduğu için daha önceki dönemleri tanımlamakta eksik kalır ve anakronik bir duruma düşer. illa atatürk'ün ve ailesinin durumunu bu kavramlarla açıklamak gerekiyorsa idp demek daha doğrudur. suriyelileri savunacağım diye ne hallere girdiniz yahu. suriyeliler düzgün bir program çerçevesinde ülkelerine gönderilmelidirler. başlığı açan arkadaşın uluslararası özel hukuktan, uluslararası hukuktan, siyaset biliminden, uluslararası ilişkilerden ve tarihten zerre kadar anlamadığını gösteren beyandır. anlatmaya ve açıklamaya, savunmaya gerek dahi yok. bu açıklamayı ve bu başlığı görünce cringe oluyorum, tiksiniyorum ve teessüf ediyorum. mübadiller mülteci değildi. çünkü orda yaşayan türklerdiler ve osmanlı topraklarıydı o zaman selanik . yunanistanlılar kendi devletinin zulmünden kaçarken buraya sığınmış değildi yani. mülteci ona deniyor. aklı olmayanların fikri olunca , üç yaşında çocuğun bile bileceği şeyleri böyle açıklamak gerekiyor . ulan tuğrul hepimiz biliyoruz senin atmci olduğunu. adamin anasini sikeriz bence sansinizi fazla zorlamayin. mustafa kemal ataturk bu ulkenin ulu önderi, kurucusu, her seyidir. atesle oynayanlara duyurulur.... ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Atatürk’ün hayatı aşağıda uzun bir şekilde anlatılmıştır, Atatürk’ün hayatını özet veya kısaca okumak istiyorsanız diğer sayfalarımızı inceleyebilirsiniz. Mustafa Kemal Atatürk Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmış, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyetini kuran fakat daha öncesinde ülkemizi istila eden düşmanları ve ülke sathını örümcek ağları gibi sarmış zararlı organizasyonları eşkıyalar, çeteler, casuslar, bölücüler, mandacılar, gericiler, hainler, menfaatperestler vs.. yüksek bir strateji ve tükenmez bir kararlılıkla temizlemiş, adeta batmak üzere olan bir güneşi yeniden doğurmuştur. Ailesinin Mustafa adını verdiği sarıya çalan saçları ve keskin mavi gözleri olan bebek Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlarda kalan son topraklarında, Selanik’te 1881 yılında doğduğunda hiç kimse Atatürk’ün tabiriyle “kökleri bile çürümüş”, Osmanlı İmparatorluğundan modern Türkiye’yi çıkaracağını beklemezdi, bekleyemezdi. Aslında yaşlanmış ve her santimi kurtlanmış yaşlı çınardan genç bir fidan çıkacağına kimse ihtimal vermiyordu. “Devleti Aliye” yani “Yüce Devlet” denilen Osmanlı İmparatorluğu Devleti Aliye’den ziyade Ali’ye Veli’ye peşkeş çekilmiş, azınlıklarca yağmalanmış, adeta çakal iştahına sahip yabancı devletler tarafından sözde anlaşmalarla paylaşılmış durumdaydı. İşte o yıllarda Bazıları doğumunu 1880 veya öncesi olabileceğini söylese de bir şey değişmez orta halli bir ailenin evladı olarak dünyaya gelen Mustafa’nın sıkıntılı bir çocukluk hayatı fakat yaşı ile kıyaslanamayacak derecede büyük dünya görüşleri ve hedefleri vardı. Mustafa’nın annesi geleneklerine ve dinine bağlı, örtülü bir kadındı. Sülalesine Hacı Sofi derlerdi. Babasının ismi ise Feyzullah Ağa’dır. Atatürk’ün annesi olan Zübeyde Hanım dindar bir insan olduğu için oğlunun da kendisi gibi dinine bağlı olmasını istiyordu. Babası Ali Rıza Bey ise yaşamın acı rüzgarlarını her daim ensesinde hissetmiş, sıkıntılarla yoğrulmuş bir insandı. Oğlunun mümkün olduğunca iyi bir eğitim alıp, iyi bir kariyere sahip olmasını istiyordu. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in soyu eski zamanlarda Anadolu’dan Rumeli’ye göç etmiş bir Türk Yörük ailesine dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed olan babasına Kızıl Hafız derlerdi. “Kızıl” lakabı sülalesinde yaygın olarak kullanılmıştır. Takribi 1839 yılı civarlarında doğan Ali Rıza Bey’in meşhur 93 Harbi yani 1877-1878 arasında Osmanlılar ile Ruslar arasındaki büyük savaş çıkmadan evvel Asakir-i Milliye Taburu’na katıldığı ve subay olarak görev yaptığı da bilinmektedir. İş hayatına memur olarak başlayan Ali Rıza Bey’in Selanik’te bulunan Evkaf İdaresinde memurluk yaptığı bilinmektedir. Daha sonra da gümrük memurluğu, yani vergi memurluğu yapmıştır. Belki hayat şartlarının zorlaması, belki de maaşların tam ödenmemesi, sebebi tam olarak bilinmese de daha sonra bu görevi de bırakıp bir süre kereste ticareti ile uğraşmıştır. Fakat Rum eşkıyalar nedeni ile kereste tüccarlığını bırakıp tuz ticaretine girişmiştir. Bahtsızlık burada da yakasını bırakmamış, tuz kaynakları kuruduğu için bu işte de ekmek kapısı kapanmıştır. Daha sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 1890 yılında yani yaklaşık 51 yaşında vefat etmiştir. Atatürk’ün Çocukluk Hayatı Atatürk’ün hayatı anlatılırken kardeşlerine yeterince yer verilmez. Halbuki onun Makbule’den başka kardeşleri de olmuştur. Ama diğer kardeşleri çocuk yaşlarda vefat etmişlerdir. Atatürk’ün anne ve babası 1871 yılında evlenmiş ve ondan önce doğan Ahmet ve Ömer abileri ve Fatma ablası fazla yaşamadan çocuk yaşta ölmüşlerdir. Daha sonra Mustafa yani Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiş, bir süre sonra da Makbule adında bir kız kardeşi olmuştur. Ondan sonra doğan kız kardeşi Naciye ise 12 yaşında vefat etmiştir. Mustafa okula başlayacakken anne ve babası arasında fikir ayrılığı olmuştur. Annesi oğlunun geleneksel yöntemlerle ve dini ağırlıklı eğitim veren bir ilkokula yani mahalle hocasını ders verdiği Mahalle Mektebi’ne gitmesini isterken babası, oğlunun kendisi gibi sıkıntılı bir hayatı olmasın ve mevcut potansiyelini iyi değerlendirsin diye nispeten yenilikçi ve pozitif bilimlere de yer verilen Şemsi Efendi Mektebi’ne göndermek istemekteydi. O zamanlar 6-7 yaşlarında olan küçük Mustafa’nın zeka ve yeteneğini babası keşfetmiş olmalı ki Şemsi Efendi Mektebine göndermekte ısrar etmiştir. Bununla birlikte eşinin kalbini kırmamak için Mustafa’yı Mahalle Mektebine göndermeye razı olmuştur. Atatürk anılarını anlatırken babasının bu konuda bir taktik izlediğini söyler. Mustafa önce Kuran ve ilahiler ile dini okula başlar, sonra bir bahane uydurur ve başka bir okula gitmek istediğini söyler. Küçük Mustafa’nın ilk gittiği okulda yaşadığı bir olay nedeniyle mi ayrılmak istediği, yoksa babasının planına iştirak edip önce kayıt olup annesinin gönlünü yaptıktan sonra gerçek tercihini söyleyip kendini Şemsi Efendi Mektebine mi naklettirdiği konusu tam olarak bilinmemektedir. Neticede küçük Mustafa Babasının istediği gibi yenilikçi bir eğitim veren ilkokula başlamıştır ama çok geçmeden babası vefat edince eğitim hayatı ciddi bir kesintiye uğramıştır. Annesinin maddi durumu şehirde yaşamaya olanak sağlamadığı için Öyle gözüküyor ki babasından da ciddi bir miras kalmamıştır köydeki dayısının yanında ikamete mecbur kalmıştır. Burada Mustafa’ya gücü yettiğince görevler verilmiştir. Hayatın sorumluluğunu daha küçük yaşlarda üzerinde hisseden Mustafa kah fasulye tarlalarında bekçilik yapmış, kah büyüklerinin yaptığı işlere yardım etmiştir. Atatürk’ün Eğitim Hayatı Annesi zeki ve yetenekli olan oğlunun tarla köşelerinde karga kovalamasına üzülüyordu. En azından yarım kalan eğitimini tamamlaması için onu cami imamının önüne gönderdi. Küçük Mustafa’nın dua veya dini bilgilerden ziyade okuma yazma ve matematik öğrenmeyi arzuladığını görünce bu sefer de kilise papazının önüne gönderdi. Fakat papazın bilgileri de sınırlı idi. Annesi özel öğretmen tutmak istedi ise de buna ne maddi gücü yeterdi ne de köyde ders vermeye ehil birileri vardı. Köydeki eğitim denemeleri sonuçsuz kalınca Zübeyde hanım evlat hasretini sinesine çekerek Mustafa’yı Selanik’te oturan halasının yanına gönderdi. Selanik’te mülkiyeye rüştiyesine yani sivil ortaokula başlayan Mustafa’nın aklı aslında askeri bir okula gitmekti. Fıtratı ve arzusu onu bu yöne çekiyordu. Okulda yaşadığı bir olay radikal bir karar almasını sağladı. Rivayete göre Mustafa okulda bir kavgaya karışmış, sorumlu öğretmen de kavga nedenini veya suçlusunu araştırmak yerine olaya karışanlara feci şekilde ceza vermişti. Mustafa’nın aynı okulda devam etmesi zordu, hem başına geleni içine sindiremediğinden hem de öteden beri subay olmak istediğinden uzaklara gitmesini istemeyen annesine haber vermeden askeri rüştiye sınavına girdi ve kazandı. Bu tarih 1893’tür. Yani Atatürk bu kadar sıkıntıyı babasının öldüğü 1890 ile 1893 arasında çekmiştir. Onun küçük yaşlarda yaşadığı bu tür zorluklar daha sonra sarsılmaz azminin temel taşlarını oluşturmuştur. Selanik Askeri Rüştiyesine başlayan Atatürk yeteneklerine uygun olan ve zekasını gösterebileceği bir yerdeydi. Kısa sürede diğer öğrenciler arasında sivrildi. Okulda öğretmenlerin olmadığı zamanlarda iyi bilen öğrenciler diğerlerini çalıştırıyorlardı. Mustafa da arkadaşlarını ders çalıştırmaya başlamıştı. Ona “Muallim Mustafa” denmeye başlanınca gerçek Muallim Mustafa, yani okulun matematik öğretmeni pratik bir çözüm buldu ve Mustafa’ya “Kemal” adını verdi. Mustafa matematik öğretmenini çok seviyordu ve bilgi seviyesi öğretmenine denk olduğu, bu yüzden karıştırıldığı için verilen bu ismi onur nişanı gibi taşıdı. Artık onun adı Mustafa Kemal’di. Daha sonra 1896 yılında şimdi Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Manastır Askeri İdadi’sine Askeri Lise devam etti ve burayı da 1899 yılında başarı ile tamamladı. Artık subay olması için önünde tek engel vardı. İstanbul’a yani başkente giderek Harp Okulu’nu bitirmek.. Mustafa Kemal buradan da teğmen rütbesi ile mezun oldu ama gayesi daha da yükselmekti. Bu nedenle 1902’de Askeri Akademi’ye devam ederek 1905 yılında “Yüzbaşı” rütbesi ile mezun oldu. Atatürk’ün Askerlik Hayatı Atatürk ilk askerlik deneyimlerini o zamanlar Osmanlı toprakları içinde bulunan bugünün Suriye başkenti Şam’da konuşlu 5. Orduda yapmıştır. Kolağası rütbesini alınca yani 1907’ de kıdemli yüzbaşı olunca doğduğu topraklara yakın bir yere, Manastır’daki 3. Ordu’ya atandı. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğunda İttihat ve Terakki Fırkası giderek önem kazanmış ve ülke yönetiminde giderek söz sahibi olmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğunda askerler de siyasi partilere üye olabiliyor ve bu tür faaliyetler yürütebiliyorlardı. Bu nedenle genç subayların bir çoğu İttihat ve Terakki üyesi idi. O yıllarda Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki ideolojisine sempati duydu ve çalışmalarda aktif rol aldı. İttihat ve Terakki Partisi Sultan 2. Abdulhamid’i tahttan indirmek ve cumhuriyete daha yakın bir rejim olan meşrutiyeti yeniden ilan etmek istiyordu. Bu sebeple başkent İstanbul’da yaşanan karışıklığa 19 Nisan 1909 olayları müdahale için Balkanlardan gelen “Hareket Ordusu” İstanbul’a girdiğinde Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’di. Neticede 2. Abdülhamid tahttan indirilerek bir kez daha meşrutiyet rejimine dönülmüştür. Böyle önemli bir darbe hareketinin başında rütbesi çok yüksek olmamasına rağmen Mustafa Kemal’in kurmaylık yapması onun ileride daha büyük başarılara imza atacağının göstergesi olmuştur. Bu yıllarda İttihat ve Terakki Partisine bağlı olan Mustafa Kemal sonraki yıllarda özellikle de 1. Dünya Savaşında partinin üst düzey yöneticilerinin akla mantığa sığmaz kararları ve bencilce davranışları yüzünden kendini geri çekmiş ve kendine parti ile padişah arasında stratejik bir yer belirlemiştir. İleride çok büyük bir komutan olacağını ispat eden Mustafa Kemal askeri eğitim için Fransa’ya gitti ve Picardie Manevraları’nda görev aldı. Batı tipi harp tarzını öğrenmesi açısından bu eğitim önemliydi. Daha sonra 1911 yılında yurda geri dönerek Genel Kurmay merkez birimlerinde çalıştı. O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün hızlandığı, hızla toprak kaybettiği yıllardı. Birbirini izleyen Balkan savaşları ve Trablusgarp harbi ekonomik yönden çökmüş devletin elinden topraklarını çıkarmasına yol açıyordu. Trablusgarp harbine katılan ve yerel halkı İşgalci İtalyanlara karşı örgütleyip 22 Aralık 1911’de Tobruk savaşını kazanan Mustafa Kemal 1912’de Derne Komutanlığı’na atandı. İtalyanların imdadına 2. Balkan Savaşının çıkması yetişti. Osmanlı İmparatorluğu Libya’daki askeri varlığını çekince Libya İtalyanlara hediye edilmiş oldu. Çanakkale Savaşlarının parlayan yıldızı ve kahramanı Atatürk daha önce 2. Balkan Savaşında da burada zafer kazanmıştı. Düşmanın Çanakkale Boğazını ele geçirmesine imkan tanımamış Gelibolu ve Bolayırdaki birliklere komuta ederek düşmanın Doğu Trakya’dan sökülüp atılmasını sağladı. 2. Balkan Savaşlarında Edirne’nin geri alınmasını sağlayan Atatürk daha sonra mevkice yüksek ancak daha pasif bir görev olan Ateşemiliterliğine getirildi ve bu görevi devam ederken Yarbay oldu. Bu görevi 1915’te sona erince devam eden 1. Dünya Savaşında 19. Tümeni kurma görevini üstlendi. Mustafa Kemal Atatürk 1. Dünya Savaşındaki en büyük başarılarını Çanakkale Savaşında izlediği akıllı stratejilerle Mart’ta düşmana karşı deniz zaferi kazanılınca deniz yolunun kendilerine kapalı olduğunu gören İtilaf güçleri bu sefer karadan şiddetli bir taarruza girişmişler ve Mustafa Kemal ve ordusu tarafından Conkbayırı Mevkiinde geri püskürtülmüşlerdir. Bu başarı Mustafa Kemal’e Albay ünvanını kazandırmıştır. Şansını yeniden deneyen İngilizler tüm gücüyle aynı bölgeden saldırmış, şiddetli topçu ateşi ile de taarruzunu desteklemiştir. Böyle bir durumda İngilizlerin karşısında durmak topçu ateşinde şehit olmayı gerektirdiği için Mustafa Kemal askerlerine daha önce verilmemiş bir emri verdi “Ben size, savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” Bu emir üzerine %100 şehit olacağını bile bile şanlı askerlerimiz İngilizlerin karşısında mevziye geçmişler ve tamamen şehit olmuşlardır. Fakat bu hamle işe yaramış, düşman kuvvetleri ilerleyemediği için geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sefer tarihe geçecek cümleyi İtilaf Devletleri sarf etmişlerdir “Çanakkale Geçilmez !” Çanakkale’de düşmanın geri püskürtülmesinden sonra Atatürk önce Edirne’de sonra da Diyarbakır’da görevler üstlenerek 1916 yılında tümgeneral oldu. Daha sonra doğudan Saldıran Rus güçlerini püskürtmek üzere Doğu Anadolu’da görev aldı. Bu sayede Muş ve Bitlis Ruslardan geri alındı. Bir süre Güney cephesinde görev yaptıktan sonra buradaki Osmanlı askeri varlığının tükenme noktasına geldiği 1917 yılında İstanbul’a çağırıldı. Burada Harbiye Savaş Bakanlığında çalışmaya başladı. Bir süre sonra o zamanlar veliaht konumundaki Vahidettin Efendi’nin yaverliğini yaptı, onunla birlikte Avrupa’da temaslarda bulundu. Bu zaman diliminde azılı bir hastalık geçirdi ve Viyana’da tedavi olarak hastalığı atlattı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından bir gün sonra tekrar cepheye dönme durumu oluştu, Yıldırım Orduları komutanlığına atandı. Ama bu ordu iki hafta sonra terhis edilince Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Atatürk’ün 9. Ordu Müfettişi Olarak Görevlendirilmesi O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Savaşını kaybettiği ve devletin yıkılma noktasına geldiği yıllardı. Savaş mağlubiyetle neticelenince o ana dek ülkeyi fiilen yöneten İttihat ve Terakki Fırkası kendini feshetmiş, üyeleri de sağa sola kaçmışlardı. 13 Kasım 1918 tarihinde düşman kuvvetleri savaşla geçemedikleri Çanakkale Boğazını savaşmaksızın geçerek İstanbul’u işgal edivermişlerdi. Padişah adeta düşman kuvvetlerinin elinde rehin tutuluyordu. Tahta 3 Temmuz 1918 yılında geçen padişah Vahidettin ve eniştesi olan sadrazam Damat Ferit Paşa gerek ülke yönetiminde yeterli tecrübeye sahip olmamaları, gerekse de ülkenin içinde bulunduğu geri dönülemez çöküş süreci nedeniyle öncelikli olarak kendi can ve makamlarını korumaya çalışıyorlar, işgal kuvvetlerini kızdırmamaya çalışıyorlardı. Atatürk ise “Bu vatan nasıl kurtulur, halk yeniden nasıl hürriyetine kavuşur ?” planları yapıyordu. Ülkenin düzlüğe çıkması için dostu düşmanı karşısına alıp canı pahasına milli mücadelenin başlatılması gerektiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal’e bu sırada bir fırsat doğdu. Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince Osmanlı ordusunun terhis edilmesi gerekiyordu. Fakat Ankara’da konuşlu 20. Ordunun komutanı Ali Fuat Paşa Cebesoy ve Erzurum’daki 15. Ordunun komutanı Kazım Karabekir Paşa ordularını dağıtmamışlardı. Ayrıca yurtta işgale karşı halk direnişi vardı. Müttefik İşgal Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby bu duruma yumuşak fakat etkili bir çözüm buldu. Padişahın yakın bir adamı bu paşaları ikna ederse, ordular dağılacak, halk da ordulara güvenip ayaklanamayacaktı. Bu iş için seçilen kişi Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari yani Padişahın onursal yaveri ünvanına sahip Mustafa Kemal’di. Bu paşalar sıradan bir devlet görevlisi tarafından ikna edilemezdi. Mustafa Kemal’in görevi paşalara gidip “Boş yere düşman kuvvetlerine direnmeyin , bakın Güney Cephesinde İngilizlere nasıl yenildik, bizi yine yenerler!” demesiydi. Yani iknacı ve yatıştırıcı olarak görevlendirilmişti. Ona bu iş için verilen resmi görev 9. Ordu müfettişliği idi. Atatürk verilen görevin zorluğu ve paşaların ısrarını gerekçe göstererek bir müfettişe verilmeyecek kadar fazla yetki istedi. Hazırlattığı yetki belgesi ona Genel Kurmay Başkanında bile bulunmayacak derecede üst düzey yetkiler içeriyordu. Bir yolunu bulup bu yetki belgesini imzalattı. Onu görevlendirenlerin amacı başka, onun amacı ise bambaşka idi. Atatürk Nutuk adlı eserinde imzalattığı bu yetki belgesinin esas amacı için bir paravan olduğunu ve bu belgeyi imzalayanların imza aşamasında kendisine olağanüstü yetkiler verdiklerine tam olarak vakıf olamadıklarını belirtir. 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e açılan Atatürk 1919 yılı 19 Mayısında Samsun’a ulaştı. Bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yaparak bir dizi toplantı organize etti. Aynı zamanla ilgili yerlerle telgraf ve kuryeler ile gizli temaslarda da bulundu. Atatürk bu görüşmeleri yaparken adeta çoklu santranç oyunu oynamıştır. İtilaf Devletlerini onlara yönelik bir hareket başlatmadığı yönünde ikna etmesi gerekiyordu. İstanbul hükümetine ise anarşiyi sonlandırmak için çalıştığını söylüyordu. Dini otoritelerin desteğini kazanmak için onlara düşmanların yurttan atılarak gayrimüslim unsurların temizleneceğini söylüyordu. Ermeni ve Rum unsurlara karşı Türk ve Müslüman yerel idareci ve güç odaklarının desteğini topluyordu. 22 Haziran 1919 ’da yayınlanan Amasya Genelgesi İstanbul hükümetinden bağımsız bir halk hareketinin başladığı duyuruluyordu. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracaktır” Atatürk’ün başlattığı bağımsızlık hareketinin iktidar karşıtı organizasyona dönüşeceğinden endişelen padişah Vahidettin onu geri çağırdı. Görevinin bittiği yönünde telgraflar göndertti. Fakat Atatürk çıktığı yolda yürümeye kararlıydı. Bu yüzden 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni tertip ederek bağımsızlık yönünde nasıl bir yolda ilerleneceği yönünde kararlar alındı. Padişah Vahidettin ve İstanbul hükümetinin işgalcilere karşı pasif bir tutum izlemesi nedeniyle Atatürk önderliğinde başlatılan bu bağımsızlık mücadelesine halk ve bürokrat desteği büyük oldu. Atatürk kongrelerde alınan kararlarda İtilaf Devletlerinin aleyhine bir söz bulunmamasına dikkat etti. Böylece İtilaf Devletlerinin bu harekete düşmanca bir tavır alması da önlenmiş oldu. Ne zannediyorlardı ? Atatürk izlediği usta manevralarla bağımsızlık hareketine destek vermekte çekingen davranacakları belli olan kesimlerin desteğini almak, hareketin önünü kesmek isteyenleri de yanılmak için algı operasyonu yaptı Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Onu geniş yetkilerle donatırken sadece anarşi unsurlarını yok edeceği, paşaları terhise ikna edeceği ve düşmana karşı ayaklanan halkı yatıştıracağını düşünmekte idiler. İtilaf Devletleri Mustafa Kemal vasıtasıyla orduyu terhis ettirip işgalleri kolaylaştıracaklardı. Yerel Türk Çeteler Rum ve Ermeni unsurları temizleyip kendilerinin bölgelerinde daha fazla söz sahibi olacaklarını düşünüyorlardı. Rum ve Ermeni Çeteler Onlar Atatürk’e asla sempati ile bakmadılar ama bağımsızlık hareketi iktidar karşıtı bir harekete dönüşürse Müslüman güçler birbiri ile savaşır ve zayıflar diye düşünüyorlardı. Din Adamları İtilaf Devletleri ve gayrimüslim unsurların temizlenip, daha sonra Atatürk’ün yeniden padişahım emrine gireceğini düşünüyordu. Destek olan eski bürokrat ve askerler Yurdu selamete çıkarıp, daha sonra saltanata destek olacağını düşünüyor idiler. Halk Halk da din adamları ve eski bürokratlar gibi Atatürk’ün zararlı unsurları temizleyip daha sonra Meşrutiyet İdaresine tabi olacağını düşünüyorlardı. Ne oldu ? Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Önce 23 Nisan 1920’de TBMM’nin ilan edilmesi, daha sonra da 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Atatürk’ün niyetinin sadece anarşi unsurlarını temizlemek olmadığını anladılar. Vahidettin hatıralarında Türk halkının ve devlet idarecilerin saltanatın kaldırılacağına izin vermeyeceğini düşündüğünü fakat bunda yanıldığını belirtir. İtilaf Devletleri Atatürk’ün kendi amaçlarına hizmet etmeyeceğini anlayınca onun başlattığı bağımsızlık hareketini durdurmak istediler. Fakat Atatürk onlarla bir sorunu olmadığı konusunda teminat verince muhalif bir hareketin bölünmeye hatta Osmanlı’nın tamamen yıkılmasına vesile olabileceği düşüncesiyle “bekle gör” politikası uyguladılar. Atatürk’ün başlattığı hareketin saltanatı kaldıracağı yönündeki tahminleri doğru çıktı fakat yurdun zararlı unsurlardan temizlenmesi, parçalamak istedikleri vatanın bağımsız ve tek parça Cumhuriyet haline gelmesi istedikleri bir şey değildi. Yerel Türk Çeteleri Milli mücadeleye destek olsalar da olmasalar da Ankara hükümetine tabi olmayanlar dağıtıldı ve yok edildi, bölgelerinde söz sahibi olamadılar. Rum ve Ermeni Çeteler Atatürk’ün bu denli başarılı olacağını ummuyorlardı, hüsrana uğradılar. Din Adamları Milli mücadelenin başarıya ulaşması nedeniyle verdikleri desteklerin boşa gitmediğini görünce Atatürk’e minnettar kaldılar. Fakat Cumhuriyet döneminde hükümet icraatlarına muhalif olanlar İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Eski Bürokrat ve Askerler 1 Kasım 1922’ye kadar Atatürk’ün yüksek potansiyeli hakkındaki tahminleri doğru çıktı. Saltanatın kaldırılmasına itiraz edenler de oldu, destekleyenler de oldu. Halk Milli Mücadelenin başarıya ulaşması ve bağımsız bir devlet kurulması herkesi mutlu etti. Halkın içinde saltanatın devam etmesi gerektiğini düşünenler vardı, onlar hayal kırıklığına uğradılar. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Kurtuluş Savaşı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline tepki olarak atılan kurşunla 15 Mayıs 1919 tarihinde yani Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak için Samsun’a gidişinden 4 gün önce başlamıştı. Başsız ve organize olmayan direnişin, ne istediğini bilen düşman kuvvetlerine karşı başarılı olamayacağı muhakkaktı. Atatürk önce halk arasında birliği sağladı sonra da halk direnişini örgütlü hale getirdi. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından Ankara’ya tarih 27 Aralık 1919 gelen Atatürk’ü coşkulu ve sevinçli bir kalabalık karşıladı. 12 Ocak 1920’de Misakı Milli’yi Milli And İçme ilan eden İstanbul Meclisi İtilaf Devletlerince kapattırıldı. Çünkü Misakı Milli Türklerin yaşadığı bazı petrol bölgelerinin Türk yurdu olduğunu açıklıyordu. Birkaç ay sonra 23 Nisan 1920’de artık iş göremez hale gelen İstanbul Meclisinin yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Atatürk ise geniş yetkiler ile meclis başkanı oldu. Bu gelişme dostları sevindirse de düşmanları daha da saldırgan hale getirmişti. İngilizler Yunan ve Kürt kozunu oynadılar. Padişah ve ekibi Atatürk’ün önderlik ettiği harekete karşı net bir tavır koydular, çeşitli yerlerde ayaklanmalar çıkardılar. Kurtuluş Savaşında en büyük mücadele İngilizlerin desteği ile Anadolu’ya çıkarma yapan Yunanlılar ile olmuştur. Uzun süren savaş nedeniyle ordumuz ve lojistik desteğimiz sıfırlanmıştı. Kalan zayıf birlikler de Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince terhis edilmiş, sivilleştirilmişti. Yunan ordusu ise savaşa yeni başlıyordu, lojistik gücü de sağlamdı. Atatürk Batı Anadolu’ya yayılan Yunan işgallerine karşı Türk tarihinde pek rastlanılmayan “ricat” yani geri çekilme taktiğini uyguladı. Bu taktik yaklaşık yüzyıl önce 1812 Rusların Napolyon’u mağlup ettiği savaş taktiğine benziyordu. Ruslar benzer taktikle kendilerinden güçlü olan Hitler’i de mağlup etmişlerdi. Türkler ise asla bu taktiğe başvurmazlardı. Düşmanı önde karşılarlar ve vatan toprağının çiğnenmemesi için hat müdafası yaparlardı. Atatürk taktik gereği düşmanın ilerlemesine ve Anadolu içlerine dağılmasına izin veriyor, daha sonra düşmanın bilmediği bir yere hat savunması kurdurup pusuya düşürüyordu. Düşman karşı saldırıya geçince de zayiat vermemek için geri çekiliyordu. Zafer kazandığını düşünen düşman ilerliyor daha sonra bilmediği bir coğrafyada yine pusuya düşüyordu. Bu savaşlarının bir çoğuna İsmet İnönü komutanlık etmiştir. Yunan Devleti Anadolu’daki işgal planında ciddi derecede hatalar yapmıştır. Yunanlılara İngilizlerin taşeronluğunu yapması için verilen ödül İzmir çevresi ve Doğu Trakya’dır. Ordularını Anadolu içlerine dağıtmayıp bu bölgelerde kalsalar idi sınırlı güçlerini, sayısız savaş deneyimi yaşamış Mustafa Kemal ve komutanlarına meze etmezlerdi. Netice itibariyle tükenmiş ve küllerinden yeniden doğmuş Türk Ordusu 23 Ağustos’ta karşı atağa geçip bir aydan kısa bir sürede Yunanlıları yurttan kovmuştur. Batıda kazanılan zaferler Doğu ve Güney cephelerinde zafer kazanılmasından sonra olmuştur. 1917’deki devrim nedeniyle iç işleri ile uğraşan Ruslar ve onların destekledikleri Ermeniler Doğu Anadolu’daki hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmışladır. Irak ve Arabistan’daki petrol yataklarına kavuşan İngilizler gerek savaşın onları da yıpratması gerekse de Anadolu’yu işgal etme düşüncesinin astarı yüzünden pahalıya geleceği düşüncesi ile Sevr’deki sınırların Kuzeyine çıkma gereği görmemişlerdir. Fransızlar savaş sonu ganimetinden aslan payı alan İngilizlere kızıp desteklerini çekmiş, Antep ve Urfa’da ciddi bir halk direnişi ile karşılaşınca Suriye’ye çekilmiştir. İtalyanlar ise Türk toprağını elinde bulundurmak için kan dökmek gerektiğini anlayınca işgal ettikleri bölgeleri sıkıntı çıkarmadan terk etmişlerdir. Kurtuluş savaşı sonunda Atatürk’ün çözmesi gereken iki önemli sorun vardı. Birincisi halen İngiliz işgali altında olan ve Musul ve Kerkük içerisinde kalan petrol sahalarının geri alınması, ikincisi ise dünyanın incisi İstanbul’un geri alınması idi. İngilizlere karşı halk direnişleri cılız kalmış, Kürt aşiretlerinin isyanları bu Musul-Kerkük Bölgesinden vazgeçmemize neden olmuştur. Boğazlar konusunda ise düşman devletler birbiriyle anlaşamadıkları için bizim lehimize çözüm bulunmuştur. Saltanatın Kaldırılması ve Cumhuriyetin İlanı 9 Eylül’de yurttaki son Yunan askeri de denize dökülmüştür. Vatan düşmandan temizlenince Atatürk başlangıçtan beri planladığı şeyi hayata geçirmenin vakti geldiğini anladı. Silah arkadaşlarına saltanatın kaldırılması gerektiğini, kendini bile savunmakta güçlük çeken Türk Milletinin “Halife” sıfatıyla tüm İslam aleminin koruyuculuğunu üstlenmesinin gülünç olduğunu belirtti. Başta Rauf Bey ve Kazım Karabekir olmak üzere en yakın silah arkadaşları bile buna karşı çıktılar. O ana dek benimsedikleri öğretiler saltanat makamının kutsallığını işaret ediyordu çünkü. Fakat hayatı imkansızlıklarla mücadeleyle geçen Atatürk Nutuk’ta yer alan ifadesiyle “Ya kelleler gidecek, ya da gitmeyecek fakat bu iş olacak!” diyerek arkadaşlarını ikna etmiş ve 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması ve imzalanmasına rağmen yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşmasından sonra artık kalıcı bir barışa ihtiyaç vardı. Uzun süren görüşmeler ve çetin pazarlıklar sonucunda Saltanatın kaldırılmasının bu pazarlıklarda bizim lehimize olduğu söylenebilir 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde barış antlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile bir takım isteklerden feda edip Türk Devletinin bağımsızlığı sağlanmıştır. Bu gelişmeyi 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı izlemiştir. Cumhuriyet Döneminde Atatürk’ün Hayatı Cumhuriyetin ilanından sonra oybirliği ile Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk hayatı boyunca edindiği tecrübelerden yola çıkarak bir takım inkılaplar yapmıştır. Bu inkılaplar genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çehresini değiştirmiştir. Hayatını ulusunun modernleşmesine adayan Atatürk eğitim alanından, hukuk alanına, sanayinin geliştirilmesinden harflerin değiştirilmesine kadar bir çok köklü değişiklik yaptı. Onlardan birisi de Soyadı Kanunu’dur. Bu kanun çıktıktan sonra ona “Atatürk” soyadı verilmiştir. Devlet hayatı yurt içi ve yurt dışı gezilerle geçen Atatürk asker kökenli olmasına rağmen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sloganıyla barışçıl bir devlet yönetimi gösterdi. Fakat ülkede meydana gelen radikal değişiklikleri onaylamayanlar da vardı, onlara da müsamaha göstermedi. Siyaset ve Askerlik alanında üst düzey başarılara imza atan Atatürk evlilik hayatında mesut olamadı. Evlendiği Latife hanımdan kısa bir süre sonra boşandı. Evlat hasretini manevi evlatları ile giderdi. Atatürk 10 Kasım 1938 yılında 57 yaşındayken vefat etti. Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün Dünya’nın her yerinde tanındığını ve hemen hemen her ülkede onun adına yaptırılan bir büst ya da heykel olduğunu biliyor muydunuz? PLACE ATATÜRK – Vise / BELÇİKA Belçika`nın Almanya sınırı yakınında, Vise kentine bağlı Cheratte kasabasında bulunan Mustafa Kemal Atatürk`ün adını taşıyan meydan, bölgedeki Türkler`in gurur kaynağı. Maden ocaklarında çalışmak için Belçika`ya gelen Türk ailelerin yaşadığı bölgede, Türkiye ve Atatürk hayranı Vise Belediye Başkanı Marcel Neven`in girişimi ile 2003`te asılan 2002 yılında önce bir caddeye Atatürk adı verilmiş, bazı çevrelerden tepki gelmesi üzerine levha kaldırılmıştı. Bunun üzerine bir yıl sonra caddenin hemen yanındaki meydana Atatürk adı verilmişti. Ancak daha sonra Atatürk Meydanı`nın “Place Attaturk” diye yanlış yazıldığı anlaşıldı. Bir süre sonra bu hatadan dönüldü ve yazı “Place Ataturk” şeklinde değiştirildi. _____________________________________________________________________ KEMAL ATATÜRK AVENUE – Dhaka / BANGLADESH adresine gidin arama bölümüne üstteki adresi yazın harita da görebilirsiniz. _______________________________________________________________________________ THE ATATÜRK AVENUE – İslamabad / PAKİSTAN ______________________________________________________________________ ATATÜRK STATUE – Mexico City / MEKSİKA Meksika`nın başkenti Mexico City`de 1910 yılında yaptırılan ve “Osmanlı Saati” olarak bilinen tarihi saat kulesi, Türkiye`den binlerce kilometre uzaklıktaki ülkenin Osmanlı izlerini taşıyan tek yapısı olarak yükseliyor. Meksika`da ayrıca bir Atatürk anıtı da yer alıyor. Osmanlı saat kulesi, başkentin tarihi Zocalo meydanı yakınlarındaki Venustiano Carranza ve Bolivar sokaklarının kesiştiği köşede bulunuyor. Çinilerle bezenmiş saat kulesinin üzerindeki levhada, İspanyolca “Osmanlı Cemaatinden Meksika`ya-Eylül 1910″ yazıyor. Saat kulesinin, Meksika`nın bağımsızlığının 100. yıl dönümünü kutlamak üzere, Meksika`ya göç eden çoğu Lübnan ve Arap kökenli Osmanlı vatandaşı tarafından hediye edildiği belirtiliyor. Saatinde hem Latince hem de Arapça sayıların kullanıldığı kulenin açılışının, 22 Eylül 1910 tarihinde, dönemin Meksika Cumhurbaşkanı Guillermo de Landa ile Osmanlı 100. Yıl Komitesi Başkanı, Osmanlı vatandaşı Antonio Letayf tarafından yapıldığı biliniyor. 1970`li yılların sonunda Lübnan asıllı Meksika vatandaşları, saat kulesinin atalarının mali katkısıyla yapıldığını ileri sürerek, levhadaki “Osmanlı” kelimesini “Lübnan” olarak değiştirtmiş, ancak Türk Büyükelçiliğinin çabaları sonucu 1986 yılında “Osmanlı” kelimesi levhaya yeniden yazdırılmıştır. Meksika`da ki Atatürk Anıtı 2002 yılında Türkiye’nin Meksika Büyükelçisi Ergün Pelit tarafından yoğun girişimler sonucunda TİSK’in de katkılarıyla La Reforma caddesine yaptırılmış. ___________________________________________________________________ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK STREET – Santo Domingo / DOMİNİCAN REPUBLİC Calle Mustafa Kemal Ataturk, Santo Domingo, Dominican Republic Dominik Cumhuriyeti İspanyolca República Dominicana, okunuşu `Republika Dominikana`, Karayiplerdeki Hispanyola adasında yer alan bir ülkedir. Hispanyola, Porto Riko`nun batısında, Küba ve Jamaika`nın doğusunda yer alır. Venezuela ile deniz sınırı vardır. Adanın batı kısmında Haiti bulunur. Dominik Cumhuriyeti Avrupalıların Amerika kıtalarında ilk oluşturdukları yerleşimdir. Başkenti, Santo Domingo da Amerika`lardaki ilk sömürge başkentiydi. Bağımsızlığının büyük bir bölümünde ülkede siyasi buhran yaşanmış, halkı temsil etmeyen ve baskıcı pekçok hükümet tarafından idare edilmiştir. 1961`de diktatör Rafael Leonidas Trujillo Molina`nın ölümünden sonra Dominik Cumhuriyeti temsili demokrasiye geçmiştir. Yaklaşık 10 milyon nüfusa sahip. _________________________________________________________________ ATATÜRK Statue – Be`er Sheva / ISRAEL Sderot David Tuviyahu ile Ali Daivis caddelerinin kesiştiği yerde. __________________________________________________________________________ ATATÜRK MONUMENT – Amsterdam / HOLLANDA AMSTERDAM`ın kuzeyinde ATATÜRK ANITI. 1964 yılından bu yana bir çok GURBETÇİ Amsterdam`a yerleşmişti. Ford fabrikasına ve NDSM`in tersanelerinde çalışmak için buraya getirilen işçiler eskiden Klaprozenweg olan şimdi ise Atatürk sokağı olarak anılan bölgenin kuzeyindeki ahşap barakalara yerleştirildiler ve buraya halk arasında Türk köyü dediler. Anısına buraya 1978`de bir Atatürk anıtı diktiler. Anıtta Hollandaca ve Türkçe olarak “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” yazılı. Amsterdam`da şu anda yaklaşık “Türk” Hollandalı yaşamaktadır. 2012 ATATÜRK Straat Stadsdeel Noord, Tuindorp,Oostzaan Nederland Vanaf 1964 vestigden zich vele Turkse gastarbeiders in Amsterdam-Noord. Zij waren hier naar toe gehaald om te werken in de Fordfabriek en de scheepswerven van NDSM. De gastarbeiders woonden in houten barakken ten noorden van de Klaprozenweg, nu de straat Atatürk, die in de volksmond Turksedorp heette. Ter herinnering hieraan staat op die plek een monument voor Kemal Atatürk. Op het gedenkteken staat de tekst Vrede in huis, vrede in de wereld’ in het Turks en in het Nederlands. Op dit moment telt Amsterdam zo’n Turkse’ Nederlanders.2012 ____________________________________________________________________ ATATÜRK ANITI – Wellington / YENİ ZELANDA THE ATATÜRK MEMORIAL IN WELLINGTON, NEW ZEALAND M. K. Atatürk Memorial; – is situated on a ridge above Tarakina Bay, Wellington Capitol of New Zealand, the Atatürk Memorial looks out over Cook Strait and the site was chosen for its remarkable likeness; – to the landscape of the Gallipoli Peninsula, in Turkey. M. K. Atatürk Anıtı; Tarakina koyu, başkent Wellington`ta. Anıt Cook Boğazı`na bakıyor, burasını Gelibolu Yarımadası`na benzemesinden dolayı seçmişler. _______________________________________________________________________ Mustafá Kemal Atatürk – Caracas / VENEZUELA Reconocido como fundador del moderno estado Turco, La plaza Santa Sofía, municipio Baruta. __________________________________________________________________ Havana / KÜBA Başka hiçbir yabancı devlet adamın heykeli bulunmamaktadır! __________________________________________________________________ Canberra / AVUSTRALYA Anzac Savaş Anıtı karşısında ki Atatürk Anıtı. The memorial is opposite the Australian War Memorial on ANZAC Parade in Canberra ___________________________________________________________ Albany / BATI AVUSTRALYA The Ataturk Channel Albany has commemorated our Anzac links by naming the channel, between King George Sound and Princess Royal Harbour, Ataturk Channel. There is also a large statue of Ataturk looking out over the channel. In memory of KEMAL ATATURK 1881-1938 Founder and President of Modern Turkey Against whose brave forces Australian and New Zealand Troops Fought so gallantly at Gallipoli. The entrance to Princess Royal Harbour from which many of those Australian troops sailed. Is named ATATURK ENTRANCE ANZAC Day – April 25 1985 Mustafa Kemal Ataturk 1881-1938 Founder of the modern Republic of Turkey. Commander in Chief of the Turkish forces in famous words are PEACE AT HOME PEACE IN THE WORLDAt a dawn service in 1934 in Gallipoli referring to the ANZAC troops He said ” Those heroes that shed their blood and lost their lives … You are now lying in the soil of a friendly country. Therefore rest in peace. There is no difference between the Johnnies and Mehmets to us where they lie side by side …. You, the mothers, who sent their sons from far away countries. Wipe away your tears, your sons are now lying in our bosom and are in peace. After having lost their lives they are now our sons as well.” Sculpture by Burhan Alkar Architects Howard and Associates Supported by Turkish Prime Ministerial Office, Ministry of Foreign Affairs of Turkey, City of Albany and Australian to the City of Albany by Turkish Australian Culture House. Inc. Perth, 25 April 2001 Heykel Atatürk`e benzemiyor, ama ADI yeter. __________________________________________________________________ Bükreş / ROMANYA Statuia lui Mustafa Kemal Ataturk ___________________________________________________________________ Santiago /ŞİLİ Şili`nin başkenti Santiago`da Apoguindo Caddesi Novigod Parkı`ndaki Atatürk Anıtı. Şili`nin başkenti Santiago`da belediye, kentte yaşayan kişilerin örnek alması için bir parka, Atatürk`ün sözlerinin yer aldığı rölyefini yaptırdığı bildirildi. YAZININ TÜRKÇESİ “Türkiye Cumhuriyeti`nin kurucusu, vatanının fedakar ve sadık hizmetkarı, benzeri olmayan kahraman, insanlık idealinin canlı emsali… Bütün hayatını Türk Milletine vakfetmiş, milletine kendi ruhunu, ateşini vermiştir. Hatırası milletinin ruhunu ateşli tutan sönmez bir meşale olarak yaşamaktadır!” ________________________________________________________________ Statue of Mustafa Kemal ATATÜRK – Kuşimoto / JAPONYA Statue of Mustafa Kemal ATATÜRKKashino, Kushimoto, Higashimuro District, Vakayama, Japonya 18 Eylül 1890`da ERTUĞRUL FIRKATEYNİ Kushimoto açıklarında tayfuna yakalanınca kayalara çarparak batmıştı. Amiral Osman Bey dahil 655 mürettebattan, sadece 69 kişi kurtulabildi. Şehitler arasında Hasan Âli Yücel`in annesi Neyyire Hanım tarafından dedesi ve Can Yücel`in büyükdedesi Kaptan Âli Bey de bulunmaktaydı. Kazada ölenlerin anısına Kuşimoto’da bir anıt yapılmıştır. İlk anıt Japonlar tarafından 1891’de dikilirken, 1929 yılında yine Japonlar tarafından genişletilmiştir. Şehitlik Anıtı, 3 Haziran 1929 tarihinde Japon İmparatoru tarafından da ziyaret edilmiştir. 1937’de Türkiye tarafından restore edilen anıt önünde her yıl düzenli olarak anma törenleri yapılmaktadır. Kuşimoto kasabası Mersin ve Yakakent ile kardeş bir de müze bulunmaktadır. 1974 yılında inşa edilen “Türk Müzesi”nde Ertuğrul Fırkateyni’nin maketi, gemideki asker ve komutanların fotoğrafları ve heykelleri bulunmaktadır. ___________________________________________________________________ Rotterdam – Utrecht / HOLLANDA Hollanda`da iki farklı şehirde. ATATÜRKSTRAAT -3066 VS ROTTERDAM, KEMAL ATATÜRKSTRAAT – 3573 PA UTRECHT _______________________________________________________________ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ – Yeni Delhi /HİNDİSTAN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK MARG CADDESİ, KONSOLOSLUKLAR BÖLGESİ – YENİ DELHİ / HİNDİSTAN ______________________________________________________________ Largo Mustafa Kemal Atatürk – Roma / İTALYA Largo Mustafa Kemal Ataturk 00144 Roma, İtalya Derleme / Semra BAYRAKTAR Kaynak Not İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir… Günün koşullarından koparılmış tarihsel olaylar bizi şaşırtıcı ve çok yanıltıcı sonuçlara götürür. Atatürk 1911 yılında Libya’ya gitti. 110 yıl önce gerçekleşmiş bir olayı bugüne taşıyarak yargılara varmak ve bugünler için gerekçeler yaratmak yanlış olur. O günün koşulları ile bugünün koşulları birbirinden farklıdır. Bu yazımızda, Mustafa Kemal’in yüzbaşı rütbesiyle Trablusgarp’a Libya gidişinin tarihi nedenleri üzerinde durulacaktır. 20. ASRIN BAŞINDA ÇIKAR HESAPLARI1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması, Doğu ile Batı’yı birbirine bağlayan ticari yolları büyük oranda kısaltmıştı. Akdeniz ticari yönden çok önem kazanmıştı. Bunun yanında 1900’lü yılların başlarında petrolün insan yaşamında çok önemli stratejik bir doğal kaynak olduğu anlaşılmıştı. Asırlardır ülkeler arası ticaretin kavşak noktasında bulunan Ortadoğu’nun önemi daha da Akdeniz ve Kuzey Afrika dört yüz yıldır Osmanlı Devleti’nin egemenlik alanında bulunuyordu. Ancak 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti o eski “ihtişam”ını görkemini ve gücünü yitirmiştir. Atatürk’ün dediği gibi, salt Meşrutiyet’in ilanı sorunların çözümüne yetmiyordu. Osmanlı Devleti’ndeki bu karmaşadan yararlanan Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. 5 Ekim 1908 Bosna-Hersek Avusturya ve Girit Adası Yunanistan tarafından kendi topraklarına dahil gazetesinin gözüpek muhabiri Şerif DURUMBu noktada Avrupa’daki devletlere kısaca bakalım. İngiltere, Portekiz, Fransa kapitalist dünyanın kurallarını uyguluyor ve sömürge politikalarını yürütüyordu. İtalya, Avrupa kıtasında sömürge sahibi olma konusunda sonlarda olan bir sırada Osmanlı’ya bağlı Yemen’de isyan çıktı. Şubat 1910 Osmanlı Devleti Trablusgarp’taki kuvvetleri Yemen’e ve Bingazi’ye öteden beri göz dikmiş olan İtalya, bu durumdan yararlanmak istedi. Babıali’ye Trablusgarp ve Bingazi’nin 24 saat içinde boşaltılarak kendilerine teslim edilmesini isteyen bir ültimatomu 28 Eylül 1911’de verdiler. Ertesi gün de İtalya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan önce Trablusgarp’ı top ateşine tuttular, ardından kenti işgal ettiler. Daha sonra Tobruk ve Bingazi limanlarını ele geçirdiler. Osmanlı Devleti’nin Haliç’te çürümeye terk edilmiş donanması İtalya’nın bu deniz harekâtına karşı yanıt Fransa ile İtalya, Kuzey Afrika’nın paylaşımında bir anlaşmaya varmışlardı. İtalya, Fransa’nın Fas’ı işgaline, Fransa da İtalya’nın Bingazi ve Trablus’a asker çıkarmalarına HEDEFİİtalya’nın o tarihte Akdeniz bölgesinde iki büyük hedefi vardı. Birisi Adriyatik kıyılarını ve Arnavutluk’u alarak Adriyatik’i bir iç deniz yapmak, ötekisi de Trablusgarp’ta denetim sağlayarak Libya’yı kendi sömürgesi haline getirmek...İtalyan saldırısı başladığında Harbiye Bakanı Mahmut Şevket Paşa, İstanbul’daki bütün subayları toplayıp onlara bir konuşma yapmıştı. Mustafa Kemal’in de katıldığı bu toplantıda bakan şu acı itiraflarda bulunmuştu şöyle diyordu“Ordu herhangi bir harbe hazırlanmış değildir. Ordumuz zayıftır, silahları eksiktir, mühimmatımız tamam değildir. Donanmamız ise yok denecek derecededir... Nakliyat girişimi düşmanın ağzına bir lokma atmak demektir. Bu hale göre... Trablus bugün kapanın elinde kalır!”1Bu durumda Trablus’a, oradaki halkı eğitip savaşa hazırlayacak gönüllü subaylar gönderilmesinden başka çare SAVAŞI Osmanlı Devleti, Trablusgarp’ı bir “milis” savaşı ile koruyabileceğini düşünüyordu. Mustafa Kemal, Enver Bey, Fethi Okyar, Fuat Bulca, Dr. İbrahim Tali Öngören gibi genç subaylar gönüllü olarak bu harekete katıldılar. Kılık kıyafet değiştirerek gizli yollardan Trablus ve Derne’ye ulaştılar. Atatürk, Libya’ya “Şerif” takma adıyla ve gazeteci kimliğiyle gitti. VATAN BORCU İÇİN...Mustafa Kemal ve genç subaylar Trablusgarp’a gidişi bir vatan borcu olarak kabul Kemal, İtalyanların Osmanlı topraklarını kendi sınırlarına katmak istekleri karşısında Trablusgarb’ı savunmaya koşmuştu. Trablus’ta bir milis, bir gerilla savaşı yapılıyordu. Bölgenin yerli halkı özellikle Sunisilerle güç birliği yapan Mustafa Kemal her türlü zorluğa göğüs gererek Derne’de üstün İtalyan ordusuna karşı savunma cephesi oluşturmayı Enver Bingazi, Bölge Komutanlığı ile Valiliği üstlenmişti. Mustafa Kemal, Derne’deki kuvvetlerin Doğu Kolu Komutanı olmuştu. Mustafa Kemal Derne’yi ellerinde tutan İtalyanlara karşı savaştı. Bir kamp kurdu. Ayrıca oluşturduğu basımevinde “El-cihad” Kutsal Savaş adlı bir gazete yayımladı. Yöredeki kabilelerin çocuklarını bu kampta eğitti. Bir savaş sırasında bir şarapnel parçasının düştüğü kiraç kuyusundan sıçrayan pıhtı gözlerine girince ağır bir göz rahatsızlığı halk giderek gerilla savaşlarına destek olmaktan vazgeçiyordu. Bu durum İtalyan ordularının işgallerini engellemenin olanaklarını ortadan Kemal, İtalyanların Derne’de kuşatılmış vaziyette tutup ilerlemelerini engellemek için çalışmıştı. Araplardan gönüllüler, 8 Osmanlı subayı ve 160 asker olmak üzere emrinde 8 bin savaşçı vardı. Ancak, İtalyanlar aşiretlere ve çarpışan Araplara para sızdırıyorlardı. Mustafa Kemal dahil, Libya’ya giden ve ölmeye hazır olan Osmanlı subayları, vatan parçası sayılan Bingazi’nin İtalyanların eline geçmesine engel olamayacaklardı. Bu arada Mustafa Kemal sağ kolundan yaralandı.2 15 Ekim 1911’de yüzbaşı olarak Trablusgarp’a giden Mustafa Kemal orada binbaşılığa yükseldi. ADALARIN İŞGALİOsmanlı Devleti’nin giderek zayıfladığını yukarıda belirttik. Libya işgalini güçlendirmek amacıyla İtalyanlar, 24 Nisan 1912’de Ege’deki 12 adayı işgal etti. Osmanlı Devleti ses çıkaramadı. Herhangi bir harekette bir süre daha devam etti. Ancak Balkanlar da kaynıyordu. Nitekim, 8 Ekim 1912’de Karadağ hükümeti, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Ardından 18 Ekim 1912’de Yunanistan ve Bulgaristan, 20 Ekim 1912’de Sırplar, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ettiler. Bu, Balkan Savaşı’nın başladığını gösteriyordu. Sonunda, 8 Kasım 1912’de Osmanlı Devleti’nin Komutanı Ali Nadir Paşa, hiç savunma yapmadan Selanik’i Yunanlılara teslim etti. Bu arada Rumeli elden gidiyordu. Selanik kaybolunca “Pek ani bir kararla Derne’ye gitmiştim” demekten kendini alamamıştı.3UŞİ ANTLAŞMASIBalkanlar’da savaş çıkınca Osmanlı Devleti, birçok cephede savaşamayacağı için İtalyanlarla bir barış antlaşmasına yanaştı. 18 Ekim 1912’de İsviçre’nin Ouck Uşi kentinde bir anlaşma imzalandı. Trablusgarp ve 12 adayı İtalyanlara bıraktı. 20 Kasım 1912’de Atatürk, Trablusgarp’tan İstanbul’a geriye Binbaşı rütbesini Trablusgarp’ta BİR ÜLKEDE SAVAŞMustafa Kemal ve genç Osmanlı subayları Trablusgarp’ta başka bir ülkede bambaşka insanların vatanı için savaşıyorlardı. Acaba özellikle Mustafa Kemal bu konuda ne düşünüyordu?Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış olan Hikmet Bayur, Atatürk’e bu yolda bir soru sordu. Atatürk’ün yanıtı şu oldu“Savaş sonrasının faydasız olduğunu ben de görüyordum. Ancak orduda ve akranım olan subaylar arasında maddi ve manevi sıramı muhafaza etmek için buna mecburdum. Esasen İstanbul’da beni fiilen işsiz bırakıyorlardı.”4Aslında bu psikoloji, başta Enver Bey, olmak üzere Trablusgarp savunmasında görev almaya giden öteki genç subaylar için de geçerliydi. Onlar da bu savaşta yükselmek emelinde idiler. Bütün bunların yanında Mustafa Kemal için Trablusgarp savunmasına katılmak, bir kurmay subay için küçümsenemeyecek olan bir olanağa kavuşmak, bildiklerini, yeteneklerini uygulama alanı bulmak demekti. Mustafa Kemal’in oradan arkadaşı Salih Bozok’a yazdığı mektuptaki şu satırlar bunu açıkça göstermektedirASKERLİK SANATI“Bilirsin ben askerliğin her şeyden ziyade sanatkârlığını severim. Burada sanatın bütün icraatını tatbik edecek kadar zamana ve bu zamanın doğuracağı vesait ve vesilelere malik olunursa işte o zaman milletin arzusuna uygun bir hizmet yapmış olacağız!”Kaynaklar1. Osmanlı - İtalyan Harbi, 1911-1912, Mustafa Kemal, Zabit ve Kumandanla Hasbihal, Faroz Ahmad, İttihatçılık’tan Kemalizm’e, 1985, Hikmet Bayur, Atatürk’ün Hayatı ve Eseri, TTK, 1963, Mustafa Kemal Atatürk, age, Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından önemi bilmeyen yoktur. Tarihimiz açısından bu kadar önem arz eden Atatürk'ün doğduğu şehir de merak konusu. Vatandaşlar Selanik'in nerede olduğunu merak etmekte. İşte internette en çok araştırılan şehirlerden olan Selanik ile ilgili sorular ve cevapları. Selanik nerede? Selanik hangi ülkede? Selanik nereye bağlı? Atatürk'ün doğduğu Selanik nerede?SELANİK NEREDE?Selanik veya Selânik Yunanca ???????????, Thessaloniki Yunanca telaffuz [?esalo'nici], Yunanistan'ın ikinci büyük kenti ve Yunanistan Makedonyası'nın yönetim merkezidir. Belediye Başkanlığını Konstantinos Zervas nüfusu 315,196'dır ve coğrafi koordinatları 40°38' kuzey enlemi ve 22°58' doğu boylamındadır. Önemli turistik ziyaret yerleri Beyaz Kule, Galerius Kemeri Arkeoloji Müzesi ve Atatürk'ün doğduğu TARİHİKent, MÖ 315 yılında Makedonya kralı Kassandros tarafından bugünkü Thermi'de kurulmuştur. Kassandros, Makedonya tahtında hak iddia edebilmek için evlendiği Büyük İskender'in kız kardeşi Thessalonike''nin adını bu şehre verdi. Thessalonike adı aynı zamanda Teselya'nın Makedonlar tarafından fethedilmesini de Krallığı'nın yıkılmasından sonra, Milattan önce 168 yılında Roma Cumhuriyeti'nin egemenliği altına giren şehirde Milattan sonra 50 yılında Aziz Pavlus bir Hristiyan cemaat oluşturdu ve Hristiyanlığı yaymaya başladı. 4. yüzyılın son on yıllarına doğru İmparator I. Theodosius tarafından şehrin etrafı surlarla çevrildi. Selanik 550-750 yılları arasında Makedonya'nın Slav ve Avar işgallerine uğraması sırasında en önemlisi 607 yılında olmak üzere dört defa kuşatıldı, fakat alınamadı ve Ortodoks Hristiyanlığı'nın "bir kalkanı" olarak kalmayı başardı. 620'de büyük yıkım getiren bir deprem şehrin en eski yapılarını ve sütunlu sokaklarını yerle bir etti; böylece antik yerleşim yeri bütünüyle ortadan kalktı. Bundan sonra Selânik dar, eğri büğrü sokakları, binalar arasında bahçeleri ve yeşilliğiyle Orta Çağ Bizans modeline uygun biçimde yeniden inşa yılı yazında Girit'ten gelen bir Arap donanması şehri ele geçirdi, on gün süren yağmanın ardından esir alarak Girit'e döndü. 10 ve 11. yüzyılların başında Bulgar çarları Büyük Simeon ve Samuel'in şehri alma teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı. Şehir 1204 yılında, başkent Konstantinopolis Dördüncü Haçlı Seferi sırasında işgal edilince Bizans'ın elinden çıktı ve Latin Selânik Krallığı'nın merkezi haline geldi. Aziz Dimitrios, Aya Sofya gibi birçok önemli Ortodoks kilisesi yerel halkı rencide edecek biçimde Roma Katolik kilisesine dönüştürüldü. Şehir 1246 yılında Bizans tarafından tekrar geri OSMANLI DÖNEMİSelanik ilk olarak Osmanlı Devleti tarafından 1387 baharında Çandarlı Hayreddin Paşa ve Gazi Evrenos kumandasındaki birlikler tarafından uzun süren bir abluka neticesinde ele geçirildi. Yıldırım Bayezid, Selânik karşısındaki bir tepeye Türk garnizonunun varlığını belirten bir burç ya da kale yaptırdı. 1402 Ankara bozgunundan sonra Bizans İmparatoru II. Manuil, Selânik'i alıp kaleyi de yıktırdı. Emîr Süleyman Çelebi ile Bizanslılar arasında Gelibolu'da yapılan antlaşma uyarınca Selânik 1403'te resmen Bizans idaresine geçti ve Çelebi Mehmed dönemi boyunca bu şekilde Murad tahta geçince Selânik'i abluka altına aldı. Bizanslılar da koruyamadıkları Selânik'i 1423'te Venedik'e sattı. Osmanlılar buna itiraz etti ve Venedik'e karşı savaş açtı. Konstantin Jirecek ya da Apostolos Bakalopoulos gibi tarihçiler, Venedik idaresini şehrin tarihinde görülen en kederli dönem diye nitelemiştir. Venedikliler büyük bir donanma göndermemiş, yeterli miktarda asker yollamamış ve şehir halkına karşı zorbaca davranmıştır. Bir zamanların canlı, zengin ve nüfusu kalabalık tüccar şehrinde bu dönemde açlık ve sefalet hüküm sürdü; halkın çoğu şehri terk etti. II. Murad savaşmadan teslim olmaları halinde şehir halkına imtiyazlı bir statü sağlamayı teklif etti, Rum halk bu teklife olumlu yaklaştıysa da Venedik yönetimi II. Murad'ın teklifini reddetti. 29 Mart 1430'da bir ay süren şiddetli bir kuşatmanın ardından bizzat II. Murad önderliğindeki Osmanlı birlikleri surları aştı. Johannes Anagnostos'un anlatımına göre kanlı bir çatışma vuku buldu ve halktan birçok kişi esir edildi. Ancak daha sonra II. Murad fidye karşılığı esirleri serbest bıraktı. II. Murad, Venedikliler döneminde şehri terk edenlere geri dönmeleri çağrısında bulundu ve bunlara önceden edindikleri mal ve mülklerini iade etti. Aynı zamanda civardaki Osmanlı merkezi olan Yenice-i Vardar'dan 1000 kadar Türk'ü Selânik'e İspanya'dan kovulan Yahudilerin bir bölümü başta Selanik olmak üzere Osmanlı topraklarına yerleştirildi. İspanya'dan kovulan Yahudiler Selânik'in sur içi kısmına yerleştirilmişti. Burada küçük çaplı dokuma sanayi kuruldu. Yahudiler, yerleştikten pek az bir zaman sonra kayda değer bir bilimsel etkinlik içerisine girerek hukuk ve İbrânî bilgini Rabbi Samuel de Medina'nın liderliğinde zengin kütüphanesi olan bir bilim akademisi oluşturdular. 16. yüzyılın başında Selânik'te kitap basımını tanıttılar. Selanik bu dönemden itibaren çeşit çeşit Hristiyan, Yahudi ve Müslüman toplumların hep birlikte uyum içinde yaşadığı önemli bir kültür ve ekonomi merkezi haline yüzyılda, Selanik, İzmirli bir Yahudi olan Sabetay Sevi'nin Sabetaycılık hareketiyle de adından çok söz ettirmiştir. Sabetay Sevi, Yahudi nüfusunun yoğunluğundan dolayı Selanik'te oldukça rağbet gördü. Sabetay Sevi, 1666'da Edirne Sarayı'nda mahkemeye çıkarıldı, kerhen Müslüman oldu. İnananların çoğu peşini bıraktı fakat Sabetay İslâm'a geçtiğinde Selânikli birçok Yahudi onu izledi ve kendilerini diğer Yahudi ve Müslüman topluluklardan ayırdı Sabetayist. Bunlar dış görünüşte Müslüman gerçekte Kabbala Musevi inancına sahip günümüze kadar gelen bir cemaat idi. Osmanlı idaresinin son yıllarına kadar bu grup kentin iktisadî hayatında ve uluslararası ticaretinde nüfuz sahibi olmayı 1826 itibarıyla farklı bir teşkilatlanmaya gidildi. Bu tarihte Selanik'in bağlı olduğu Rumeli Eyaleti lağvedilip onun sınırları içerisinde, Manastır, Selanik, Yanya Eyaletleri kurulmuştur. 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanından sonra Selanik, ticaret ve kültür alanında büyük bir gelişme gösterdiği gibi Batı'daki Rönesans ve Fransız İhtilali'nden sonra gelişen fikir akımlarından da en yoğun etkilenen şehirlerden biri oldu. 1850 yılında bir kız lisesi açıldı. Yahudilerin okullarının yanı sıra Türklere ait modern okulların sayısı da oldukça fazla idi. Mithat Paşa tarafından yaptırılan bir sanat okulu Selanik Askeri Rüştiyesi ve 1879'da açılan Selanik Askeri İdadisi de bunlar arasında idi. 1863 yılından itibaren atlı tramvay işletilmeye başlanmıştır. Sultan Abdülaziz döneminde Rumeli Demiryolları projesi kapsamında 1871'de Selanik'ten Vardar Vadisi boyunca demiryolu döşenmeye başlandı ve bu hat Üsküp'e bağlandı. Bu hat 1890'da Manastır'a kadar uzatıldı. 1896'da ise İstanbul'a bağlandı. 1897-1903 yılları arasında yeni liman tesisleri yapıldı. Selanik Sultan II. Abdülhamid devrinde ülkedeki diğer şehirlere göre her konuda büyük gelişme göstermiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Selânik'teki hızlı nüfus artışı, dış dünya ile yapılan yoğun ticaret ve büyük ölçüde Rumeli demir yollarının yapımıyla ilgilidir. Selanik modern ulaşım olanaklarına sahip Osmanlı kentlerinin başında gelmekte idi. 1907'de elektrikli tramvay şehre geldiğinde İstanbul'da bile elektrikli tramvay Osmanlı modernleşmesinin merkezi konumunda olması Jöntürk hareketinin gelişmesine ev sahipliği yapması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi olması nedeniyle de ayrı bir önem taşımaktadır. Selanik özellikle Sultan II. Abdülhamid istibdadının baskısından İstanbul'a nazaran uzak kalması nedeniyle özgürlükçü fikirlerin gelişip kök saldığı bir yer haline gelmiştir. Osmanlı Devletinin son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti bu kentte örgütlendiğinden dolayı ve cemiyetin askeri kanadından Selanik merkezli 3. Ordu subaylardan bir kısmı isyan bayrağını kaldırarak 27 Temmuz 1908'de Rumeli'de hürriyet ilan edip Sultan II. Abdülhamid'e Meşrutiyeti yeniden ilan ettirmelerinden dolayı İttihat ve Terakki taraftarları buraya "Kabe-i Hürriyet" "Mehdi-i Hürriyet" gibi adlar vermişlerdir. 1909'da 31 Mart Vakasını takiben isyanı bastırmaya İstanbul'a gelen Hareket Ordusunun Selanik'ten yola çıkmış, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirildikten sonra Selanik'e sürgüne gönderilmiştir. Fakat Selanik 3 yıl sonra Balkan Savaşları sırasında Yunanların eline geçince İstanbul'a geri gönderilmek zorunda Devleti'nin İstanbul'dan sonra 2. büyük kenti olan Selanik, Balkan Savaşları sırasında, 9 Kasım 1912'de merkezden destek alamayan ve panik içinde dağılan Osmanlı Ordusu'nun direnişinin mümkün olmayacağını düşünen garnizon komutanı Tahsin Paşa Yunan Ordusu'na hiçbir direniş göstermeden şehri teslim etmiştir. Şehirde bulunan kişilik Osmanlı Ordusu'nun direniş göstermeden teslim olması halkta büyük bir şaşkınlık ve panik ortaya çıkarmış ve binlerce Müslüman Osmanlı vatandaşı Yunanlar tarafından katledilmiştir. Selanik Gündem Haberler

atatürk ün o zamanlar vatandaşı olduğu ülke