İnsanAllah’ın indirdiklerine ulaşabilmek için gayret sarf etmek zorundadır. Gerçek imanı yakalamak insan yaşamı için ekmek su ve havadan daha zaruridir çünkü bu hem dünya saadeti hem ahiret saadeti için gereklidir. Dönüş ancak ve ancak Allah’adır. İlgili
Rad Suresi (Arapça: سورة الرعد), adını 13. ayette Allah'ı tesbih ettiği bildirilen ve "gök gürültüsü" anlamına gelen "ra'd" kelimesinden almış, sahabe döneminden itibaren de sadece bu adla anılmıştır. Ra'd Suresi, 43 ayettir. Mushaf'taki sıralamada 13 ve iniş sırasına göre ise, 98. suredir.. Sure, içinde secde ayeti bulunan surelerden biridir.
İBADETLERİNFAYDALARI İLE İLGİLİ AYETLER . zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir,
MİLLİMÜCADELE’DE BANDIRMA VE ÇEVRESİNDE YUNAN MEZALİMİ* Prof. Dr. Zeki Çevik Balıkesir Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
Başkadine mensup olanlarla olan ilişkileri anlatmazlar İnfak diye geçen zekat, sadaka kavramları Komşuluk, akraba ilişkileri Bilimin de onayladığı; gezegenlerin hareketleri, çocuğun oluşumu ile ilgili ayetler Örneğin benim dkkatimi çeken bir ayet bu konuda: "Biz her gün Evreni uçlarından eksiltiyoruz" diyor
fXCv. Zekat TanımıZekat kelimesinin Türk Dil Kurumuna göre tanımı şöyle;isim, din b. *** Zenginlerin sahip olduğu mal ve paranın kırkta birinin dağıtılmasını öngören, İslam’ın beş şartından biri; “Abus çehreli bir adamın ne namazı ne niyazı ne zekâtı ne orucu makbuldür.” – Ö. SeyfettinKur’an-ı Kerim’de Zekat Hakkındaki Ayetler Hangileri?NOT AYETLERİN TÜRKÇE MEALLERİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞININ RESMİ İNTERNET SİTESİNDEN ALINMIŞTIR. Sponsorlu Bağlantılar Bakara Sûresi 43. Ayet; Namazı kılın, zekatı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû Sûresi 83. Ayet; Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekatı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden Sûresi 110. Ayet; Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı Sûresi 177. Ayet; İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmenizden ibaret değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve özgürlükleri için kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta Sûresi 277. Ayet; Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekatı verenlerin mükafatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da Sûresi 77. Ayet; Daha önce kendilerine, “savaşmaktan ellerinizi çekin, namazı kılın, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı; insanlardan, Allah’tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve “Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar erteleseydin ya!” derler. De ki “Dünya geçimliği azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” Sponsorlu Bağlantılar Nisâ Sûresi 162. Ayet; Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat Sûresi 12. Ayet; Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah şöyle demişti “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, fakirlere gönülden yardımda bulunarak Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkar ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.”Mâide Sûresi 55. Ayet; Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resûlüdür ve Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılan, zekâtı veren mü’ Sûresi 156. Ayet; “Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik.” Allah şöyle dedi “Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekatı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” Sponsorlu Bağlantılar Tevbe Sûresi 5. Ayet; Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet Sûresi 11. Ayet; Fakat tövbe edip, namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir. Bilen bir kavme âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız. Sponsorlu Bağlantılar Tevbe Sûresi 18. Ayet; Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları Sûresi 60. Ayet; Sadakalar zekatlar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla özgürlüğüne kavuşturulacak köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet Sûresi 71. Ayet; Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet Sûresi 31. Ayet; “Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı emretti.” Sponsorlu Bağlantılar Meryem Sûresi 55. Ayet; Ailesine namaz ve zekatı emrederdi. Rabb’inin katında da hoşnutluğa Sûresi 73. Ayet; Onları bizim emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namazı dosdoğru kılmayı, zekatı vermeyi vahyettik. Onlar sadece bize ibadet eden Sûresi 41. Ayet; Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah’a Sûresi 78. Ayet; Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit ve örnek olsun, siz de insanlara şahit ve örnek olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır! Sponsorlu Bağlantılar Mü’minûn Sûresi 4. Ayet; Onlar ki, zekatı Sûresi 36/37. Ayetler; Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden Sûresi 56. Ayet; Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Resüle itaat edin ki size merhamet Sûresi 2/3. Ayetler; Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir Sûresi 39. Ayet; İnsanların malları içinde artsın diye faizle her ne verirseniz, Allah katında artmaz. Ama Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek her ne zekat verirseniz; işte bunu yapanlar sevaplarını kat kat arttıranlardır. Sponsorlu Bağlantılar Lokmân Sûresi 4. Ayet; Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak Sûresi 33. Ayet; Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Resülüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak Sûresi 7. Ayet; Onlar zekatı vermeyen kimselerdir. Onlar ahireti de inkar Sûresi 13. Ayet; Başbaşa konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? Bunu yapmadığınıza ve Allah da, sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resülüne itaat edin. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Sponsorlu Bağlantılar Müzzemmil Sûresi 20. Ayet; Ey Muhammed! Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı yükünüzü hafifletti. Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükafat olarak bulursunuz. Allah’tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet Sûresi 5. Ayet; Halbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
Allah yolunda canını feda eden bir Müslümana şehit denir. Şehitlik, İslâm’da en büyük mertebedir. İslam’da şehitlik ile ilgili ayet ve Allah katında kadir ve kıymetleri pek yüce olmakla birlikte, âhirette en büyük rütbenin Peygamberlikten sonra şehitlik olduğu belirtilmiştir. Bunun içindir ki, şehitlerin bütün günah ve kusurları Allah tarafından afvedilmektedir. Zira Müslümanları, düşmanlarına üstün kılan en mühim esaslardan biri “Ölürsem şehitim, kalırsam gazi!..” inancıdır. Bizlerde bu ulvî makama yani şehitliğe dair ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri derleyerek istifadenize sunuyoruz. ŞEHİTLİKLE İLGİLİ AYETLER “Allah yolunda öldürülenlere ölüler’ demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” Bakara, 154 “Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.” Âl-i İmrân, 157 “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.” Âl-i İmrân, 169-171 “Kim Allâh’a ve Rasûl’e itâat ederse, işte onlar, Allâh’ın kendilerine nîmet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehitler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştırlar.” Nisâ, 69 "O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisâ, 74 "De ki Bizim için siz, şehitlik veya zafer olmak üzere ancak iki güzellikten birini bekleyebilirsiniz. Biz de, Allah’ın kendi katından veya bizim ellerimizle size ulaştıracağı bir azabı bekliyoruz. Haydi bekleyedurun. Şüphesiz biz de sizinle birlikte beklemekteyiz.” Tevbe, 52 “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, onlara verilecek cennet karşılığında satın almıştır. Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah üzerine hak bir vaattir…” Tevbe, 111 “Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Hac, 58 "Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de şehitliği beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.” Ahzâb, 23 “...Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz." Muhammed, 4 “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, evet işte onlar, Rableri yanında sözü özü doğru olanlar ve şehitlik mertebesine erenlerdir. Onların mükâfatları ve nûrları vardır. İnkâr edip de âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar da cehennemin adamlarıdır.” Hadid, 19 ŞEHİTLİKLE İLGİLİ HADİSLER Peygamber Efendimiz buyurdular “Şehîtler beştir 1- Tâundan vebadan ölen, 2- Karın yani iç hastalığından ölen, 3- Suda boğulan, 4- Yıkıntı altında kalıp ölen, 5- Bir de Allah yolunda şehît olandır.” Buhârî, Ezân, 32 *** Resûlullah Efendimiz buyurdular “Emîn, doğru sözlü ve müslüman bir tâcir, kıyâmet günü şehitlerle berâberdir.” İbn-i Mâce, Ticârât, 1 *** Bedir Savaşı Sırasında Allah Resûlü buyurdular “–Her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebât eder, şehit düşerse, Cenâb-ı Hak elbette onu cennete koyacaktır. Bugün şehit olanlara Firdevs Cenneti hazırdır. Hücûm ediniz, hamle ediniz!” İbn-i Hişâm, II, 267-268 ŞEHİTİN, KUL HAKKI DIŞINDAKİ BÜTÜN GÜNAHLARI AFFOLUNUR! Ebû Katâde’den rivâyet edildiğine göre, bir gün Peygamber Efendimiz ashâb arasında ayağa kalktı ve “Allâh’a îman etmek ve Allah yolunda cihat, amellerin en fazîletlisidir.” diye hatırlattı. Bunun üzerine bir adam kalkıp “–Ya Resûlallah! Şayet Allah yolunda öldürülürsem, bu benim günahlarıma keffâret olur mu?” diye sordu. Resûlullâh ona “–Evet, şayet sen sabrederek, ecrini sadece Allah’tan bekleyerek, cepheden kaçmaksızın düşmana karşı koyup Allah yolunda öldürülürsen, günahlarına keffâret olur. Ancak borçların bunun dışındadır. Bunu bana Cibril söyledi.” buyurdu. Müslim, İmâre, 117; Tirmizî, Cihâd, 33/1712 Diğer bir rivâyette de “Şehitin, kul hakkı dışındaki bütün günahlarını Allah affeder.” buyrulmuştur. Müslim, İmâre, 119 **** Yine Allah Resûlü bir gün ashâbına şöyle buyurdu “Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve kıymette idi. Sonra o iki kişi bana –Bu eşsiz ev, şehitlerin sarayıdır, dedi.” Buhârî, Cihâd, 4; Cenâiz, 93 *** Peygamber Efendimiz buyurdular “Sizden biriniz, karınca ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehit olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar.” Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 26/1668; Nesâî, Cihâd, 35; İbn-i Mâce, Cihâd, 16 ŞEHİTLİĞİ ARZU ETMEK Allah Resûlü buyurdular “Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allah yolunda şehit olmak, sonra diriltilip tekrar şehit olmak yine diriltilip tekrar şehit olmak isterdim.” Buhârî, Îman, 26; Müslim, İmâre, 103, 107 **** Resûlullah Efendimiz buyurdular “Allah Teâlâ’dan bütün kalbiyle şehitlik dileyen bir kimse, yatağında ölse bile, Allah ona şehitlik mertebesini ihsân eder.” Müslim, İmâre, 157; Nesâî, Cihâd, 36 **** Peygamber Efendimiz buyurdular “Şehitliği gönülden arzu eden bir kimse, şehit olmasa bile sevâbına nâil olur.” Müslim, İmâre, 156 **** Resûlullah Efendimiz buyurdular "Şehit olmayı Yüce Allah'tan samimi olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehitlerin derecesine eriştirir." Müslim, İmâre, 156, 157; Ebû Davud, İstigfâr, 26; Neseî, Cihâd, 36; ibn Mâce, Cihâd, 15. *** Allah Resûlü bir kısım insanları da şehit hükmünde kabul etmiştir. Nitekim bir defâsında ashâbına “–Siz kimleri şehit sayıyorsunuz?” diye sormuştu. Sahâbîler “–Ya Resûlallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehittir!” dediler. Peygamber Efendimiz “–Öyleyse ümmetimin şehitleri oldukça azdır.” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm “–O hâlde kimler şehittir ya Resûlullah!” dediler. Resûl-i Ekrem “–Allah yolunda öldürülen şehittir; Allah yolunda ölen şehittir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehittir; ishâlden ölen şehittir; boğularak ölen şehittir.” buyurdu. Müslim, İmâre, 165; İbn-i Mâce, Cihâd, 17 *** Uhud şehitleri zikredildiğinde Resûlullah, o mübârek şehitlerin fazîletini beyan sadedinde “Vallâhi ashâbımla birlikte Ben de şehit olup Uhud Dağı’nın dibinde gecelemeyi ne kadar isterdim!” buyurmuştur. Ahmed, III, 375 MÜSLÜMAN OLUR OLMAZ ŞEHİT OLAN SAHABE Uhud savaşı sırasında Kuzman adlı bir Medîneli, savaşta yedi kişiyi öldürmüş, kendisi de ağır bir yara alarak ölmüştü. Buna rağmen Allah Resûlü “–Kuzman cehennemliktir!” buyurdu. Çünkü o, son nefesinde kendisine “−Şehitliğin mübârek olsun ey Kuzman!” diyen Katâde bin Nûmân’a “–Ben kabîlem için savaştım; şehitlik için değil!” demiş ve kılıcına abanarak intiharla canına kıymıştı. Vâkıdî, I, 263 Buna karşılık, kabîlesinin İslâm’a girmesine önce itiraz eden sonra da pişman olan Usayram, tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Nebî’ye geldi ve “–Ya Resûlullah! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa Müslüman mı olayım?” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz “–Önce Müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine Usayram Müslüman oldu, sonra savaştı ve şehit oldu. Resûlullâh, Usayram için “–Az çalıştı, fakat çok kazandı!” buyurdu. Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâre, 144 CENNETE TOPALLAYARAK GİREN SAHABE Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisi ve dört oğlu Allah Rasûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları “–Sen cihat ile mükellef değilsin. Allah Teâlâ seni özür sâhibi kabul etti. Biz senin yerine gidiyoruz.” dediler. Amr, oğullarına “–Siz Bedir günü benim cennete girmeme mânî oldunuz. Vallâhi ben bugün sağ kalsam dahî, muhakkak bir gün şehit olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da “–Herkes şehit olup cennete giderken ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve “–Allâh’ım! Beni âileme geri çevirme!” diye duâ ettikten sonra Resûlullâh’ın yanına gitti. O’na “–Oğullarım beni Medîne’de bırakmak istiyorlar. Beni, Sen’inle birlikte savaşa gitmekten alıkoyuyorlar. Vallâhi, ben şu topal hâlimle cennete ayakbasmayı arzuluyorum.” dedi. Allah Resûlü “–Allah Teâlâ seni mâzur görmüştür. Sana cihat farz değildir.” buyurdu. Amr “–Ya Rasûlallah! Sen benim Allah yolunda ölünceye kadar savaşarak şehit olup şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misin?” dedi. Nebiyy-i zîşân Efendimiz “–Evet, uygun görürüm.” buyurdu. Amr’ın oğullarına da “–Artık babanızı savaşa katılmaktan menetmeyiniz. Umulur ki, Allah ona şehâdet nasip eder.” buyurdu. Amr kıbleye döndü ve “Allâh’ım! Bana şehitlik nasip et! Beni mahrum ve mahzun olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek duâ etti ve cihâda katıldı. Uhud Harbi’ne iştirâk eden, şehâdet heyecânıyle dolu bu sahâbî, cihat esnâsında; “Vallâhi ben cenneti özlüyorum.” demiş, netîcede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte bu savaşta şehit düşmüştür. Daha sonra Sevgili Peygamberimiz onun hakkında “Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur. Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 208 İslam ve İhsan
11/18- Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir? İşte bunlar, Rablerine arz edilecekler ve şâhitler de, “Rablerine karşı yalan söyleyenler işte bunlardır” diyeceklerdir. Biliniz ki, Allah’ın lâneti zalimler üzerinedir. 11/19- Onlar halkı Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri ve çelişkili göstermek isteyen kimselerdir. Hem de onlar ahireti inkâr edenlerin ta kendileridir. 14/3- Dünya hayatını ahirete tercih edenler, insanları Allah yolundan çevirip onu eğri ve çelişkili göstermek isteyenler var ya, işte onlar derin bir sapıklık içindedirler. 16/88- İnkâr eden ve insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz. 22/25- İnkar edenler ile Allah’ın yolundan ve içinde, yerli, misafir bütün insanları eşit kıldığımız Mescid-i Haram’dan alıkoyanlar azabı hak etmişlerdir. Kim de orada zulmederek haktan sapmak isterse biz ona elem dolu bir azaptan tattıracağız. 4/137- İman edip sonra inkâr eden, sonra inanıp tekrar inkar eden, sonra da inkarlarında ileri gidenler var ya; Allah onları bağışlayacak da değildir, doğru yola iletecek de değildir. 5/13- İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lanetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak tahrif edip değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. Ey Muhammed! İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever. 5/41- Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları halde ağızlarıyla “İnandık” diyenler münafıklar ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar, Yahudiler yalan uydurmak için seni dinlerler14, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin ifade içindeki yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler “Eğer size şu hüküm verilirse onu tutun. O verilmezse sakının.” Allah kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır. 14-15 7/44- Cennetlikler cehennemliklere, “Rabbimizin bize va’dettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin va’d ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. Onlar, “Evet” derler. O zaman aralarında bir duyurucu, “Allah’ın laneti zalimlere!” diye seslenir. 7/45- Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu, eğri ve çelişkili göstermek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkar edenlerdir. 7/86- “Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az ve güçsüz idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?” 9/34- Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
13/22- Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. 14/31- İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar. 2/177- İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmenizden ibaret değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve özgürlükleri için kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir. 2/215- Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki “Hayır olarak ne harcarsanız o, ana-baba, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak ne yaparsanız, gerçekten Allah onu hakkıyla bilir.” 2/219- Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki “Onlarda hem büyük günah, hem de insanlar için bazı zahiri yararlar vardır. Ama günahları yararlarından büyüktür.” Yine sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki “İhtiyaçtan arta kalanı.” Allah size âyetleri böyle açıklıyor ki 56 2/254- Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkar edenler ise zalimlerin ta kendileridir. 2/261- Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. 2/262- Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden bunları başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. 2/267- Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye layıktır. 2/270- Allah yolunda her ne harcar veya her ne adarsanız, şüphesiz Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur. 2/272- Onları hidayete erdirmek sana ait değildir. Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcarsanız, kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın rızasını kazanmak için harcarsınız. Hayır olarak her ne harcarsanız -hiç hakkınız yenmeden- karşılığı size tastamam ödenir. 2/273- Sadakalar kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı dilenmedikleri için, bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca bir şey istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir. 2/274- Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir 2/276- Allah, faiz malını mahveder, sadakaları71 ise artırır bereketlendirir. Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez. 71 2/3- Onlar gaybe2 inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar. 2 22/34- Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele! 22/35- Onlar, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen musibetlere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir. 28/51- Andolsun, düşünüp öğüt alsınlar diye o sözü Kur’an âyetlerini onlara peşpeşe ulaştırdık. 28/52- Bu Kur’an’dan önce kendilerine kitap verdiklerimiz var ya, işte onlar ona da inanırlar. 28/53- Kur’an kendilerine okunduğu zaman, “Ona inandık, şüphesiz o Rabbimizden gelen gerçektir. Şüphesiz biz ondan önce de müslümandık” derler. 28/54- İşte onların, sabredip kötülüğü iyilikle savmaları ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcamaları karşılığında, mükafatları kendilerine iki kez verilecektir. 28/77- “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” 3/133- Rabbinizin bağışına, ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun. 3/134- Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever. 3/16,17- Bunlar, “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru” diyenler,Sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde Allah’tan bağışlanma dileyenlerdir. 3/92- Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir. 34/39- De ki “Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve dilediğine kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 35/15- Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla layık olandır. 35/16- Eğer Allah dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir. 35/29- Şüphesiz, Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden, gizlice ve açıktan Allah yolunda harcayanlar, asla zarar etmeyecek bir ticaret umabilirler. 4/114- Bir sadaka vermeyi, yahut iyilik yapmayı, yahut da insanların arasını düzeltmeyi emredenleri hariç, onların aralarındaki gizli konuşmaların çoğunda hiçbir hayır yoktur. Kim bunları sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaparsa, biz ona büyük bir mükâfât vereceğiz. 4/39- Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah’ın verdiği rızıktan gösterişsiz olarak harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah, onları en iyi bilendir. 42/36,37,38,39- Dünyalık olarak size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükafat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ danışma ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir. 47/36- Şüphesiz dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer inanır ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, O size mükafatınızı verir ve sizden mallarınızı tamamen sarf etmenizi istemez. 47/37- Eğer onları sizden isteyip de sizi zorlasaydı, cimrilik ederdiniz, O da kinlerinizi ortaya çıkarırdı. 47/38- İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. Ama içinizden cimrilik yapanlar var. Kim cimrilik yaparsa ancak kendi zararına cimrilik yapmış olur. Allah her bakımdan sınırsız zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer ondan yüz çevirecek olursanız, yerinize başka bir toplum getirir de onlar sizin gibi olmazlar. 51/15,16- Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi. 51/17- Geceleri pek az uyurlardı. 51/18- Seherlerde bağışlama dilerlerdi. 51/19- Mallarında yardım isteyen ve iffetinden dolayı isteyemeyip mahrum olanlar için bir hak vardır. 57/10- Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten Mekke fethinden önce harcayanlar ve savaşanlar, diğerleri ile bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı cenneti vadetmiştir. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. 57/11- Kim Allah’a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükafat da vardır. 57/7- Allah’a ve Resülüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, Allah yolunda harcayın. İçinizden iman edip de Allah yolunda harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükafat 3 59/9- Onlardan muhacirlerden önce o yurda Medine’ye yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 61/10- Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size? 61/11- Allah’a ve peygamberine inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır. 61/12- Bunu yapınız ki Allah, günahlarınızı bağışlasın, sizi içinden ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koysun. İşte bu büyük başarıdır. 63/10- Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. 63/11- Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. 64/15- Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükafat vardır. 64/16- O halde, gücünüz yettiği kadar Allah’a karşı gelmekten sakının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğiniz için harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. 64/17- Eğer siz Allah’a güzel bir borç verirseniz Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını verendir, Halîmdir hemen cezalandırmaz, mühlet verir. 70/19- Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır. 70/20- Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır. 70/21- Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır. 70/22- Ancak, namaz kılanlar başka. 70/23- Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir. 70/24,25- Onlar, mallarında; isteyenler ve isteyemeyip mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir. 74/38- Herkes kazandığına karşılık bir rehindir. 74/39- Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler 4 74/40,41,42- Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler “Sizi Sekar’a cehenneme ne soktu?” 74/43- Onlar şöyle derler “Biz namaz kılanlardan değildik.” 74/44- “Yoksula yedirmezdik.” 76/5- İyiler ise, katkısı kâfur olan içecekler dolu bir kadehten içerler. 76/6- Bir pınar ki Allah’ın kulları ondan içer, onu istedikleri şekilde fışkırtıp akıtırlar. 76/7- O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar. 76/8- Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler. 76/9- Yedirdikleri kimselere şöyle derler “Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.” 8/3- Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. 8/60- Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez. 9/103- Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka zekat al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir Onların kalplerini yatıştırır. Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. 9/104- Onlar, kullarının tövbesini kabul edenin ve sadakaları alanın Allah olduğunu; tövbeyi çok kabul edenin, çok merhametli olanın Allah olduğunu bilmediler mi? 9/120- Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevîlere, Allah’ın Resûlünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel in sevabı yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah iyilik yapanların mükafatını elbette zayi etmez. 9/121- Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki bunlar, Allah’ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükafatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın. 9/34- Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. 9/35- O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı”! denilecek. 9/99- Bedevîlerden kimileri de vardır ki, Allah’a ve ahiret gününe inanır. Harcayacaklarını, Allah katında yakınlığa ve Peygamberin dualarını almağa vesile sayarlar. Bilesiniz ki bu, Allah katında onlar için yakınlıktır. Allah onları rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. 90/11- Fakat o, sarp yokuşa atılmadı. 90/12- Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? 90/13- O tutsak bir boynu çözmekköle azat etmek tir. 90/14,15,16- Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır. 92/17,18- Temizlenmek için malını hayra veren en muttekî Allah’a karşı gelmekten en çok sakınan kimse o ateşten uzak tutulacaktır.
Allah yolunda olmanın ehemmiyeti ve faydası nedir? Allah yolunda gayret sahibi olmak ile ilgili yolunda gayretli olmanın İslâm dînindeki adı “Cihâd”dır. Cihâd, İslâm’ın muhâfazasına ve devâmına medâr olan her fiili içine alan geniş bir mânâya sâhiptir. Dolayısıyla, cihâd için, düşmana karşı mutlaka silâhlı bir mücâdele yapmak gerektiği şeklinde bir düşünceye kapılmamak îcâb eder. Nitekim âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde ifâde buyrulan mal ve can ile cihâddan kasıt da, yalnızca silâhla savaşmak değildir. Zîrâ silâh, zulmü kaldırmak ve hakkı tevzî etmek için son çâre olarak mecbur kalındığında kullanılan bir vâsıtadır. Cihâdın hedefi fetihtir. Fetihlerin en ulvîsi ise gönüllerin fethidir ki, bunu gerçekleştirebilmek için, başta sözlü ve yazılı tebliğ olmak üzere pek çok yol ve vâsıta mevcuttur. Nitekim cihâd âyetlerinin çokça nâzil olduğu Mekke döneminde mü’minlerin henüz ciddî bir harp gücü yoktu. Onlar, câhiliye insanlarının zulüm ve terörüne karşı İslâm’ı, yâni insanlığı, hakkı, adâleti tevzî ve tebliğ adına sâdece bir mü’min şahsiyeti sergileyebiliyorlardı. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, onların bu hâlini “büyük cihâd” diye isimlendirmiştir.[1] Bu geniş mânâsıyla cihâd, müslümanlar için çok mühim bir vazifedir. Onun ehemmiyetini şuradan da anlayabiliriz ki, Cenâb-ı Hak, bâzı emirlerinde mükellefiyetin hem nisâbını ve hem de nisbetini beyan buyurmuştur. Meselâ zekâtın, ne miktarda mala sâhip olunursa ödenmesi gerektiği belli olduğu gibi ne nisbette ödeneceği de bellidir. Namaz, oruç vs. de hep böyledir. Bunlar tâyin edilen miktarda îfâ edildiğinde mü'min, borçtan kurtulmuş olmanın gönül huzuruna erişebilir. Lâkin, cihâd için ne nisâb, ne de nisbet bildirilmiştir. Bu yüzdendir ki, sâhip olunan imkânları Allah yolunda son haddine kadar sarf etmek gerekmektedir. Zîrâ, ne kadar gayret edilirse edilsin, yine de borcun ödendiğine dâir bir kanaat sâhibi olunamaması, gayretin âzamî derecede sarf edilmesini gerektirmektedir. Böyle olduğu hâlde, bugün İslâmî esaslar arasında en fazla ihmâl edilen mevzû, cihâddır. Hâlbuki farzların sıralanmasında o ilk sırayı teşkil etmektedir. Lâkin insanların çoğu, dîn gayretiyle İslâm’ın muhâfaza ve müdâfaası istikâmetindeki küçük bir amelde bulunmakla mes’ûliyetini yerine getirdiğini düşünerek hemen tesellîye kavuşmakta, rehâvete kapılmaktadır. Çoğu kimse, bu hususta miktârı tâyin edilmemiş bir borç altında olduğundan gâfildir. Gerçek bir mü’min, îman nîmetini kendisine ulaştıran geçmişlerinin hizmetlerini takdir etmekle birlikte, bu nîmetin gelecek nesillere intikâlini sağlayacak amellere de dört elle sarılmak mecbûriyetindedir. Çünkü günümüzdeki en büyük cihâd, mü’minin kendini toplumun gidişâtından mes’ûl hissederek emr bi’l-mârûf ve nehy ani’l-münker’de bulunması, yâni İslâm’ı güzel bir üslûb ile bizzat yaşayarak çevresindekilere anlatmasıdır. ALLAH YOLUNDA OLMANIN EHEMMİYETİ VE FAYDASI Allah yolunda gayret sâhibi olmak, her mü’min için, hem aslî bir vazife hem de en büyük bahtiyarlıktır. Cenâb-ı Hak, rızâ-yı ilâhîsi yolunda gayret etmenin kulları için ne kadar kârlı bir ticâret olduğunu şöyle beyân buyurmaktadır “Ey îmân edenler! Size, elem verici bir azaptan kurtaracak ticâreti göstereyim mi? Allâh’a ve Rasûlü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihâd edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” es-Saff, 10-11 Yüce Rabbimiz, kendi yolunda yardımlaşarak, kardeşçe ve muhabbetle çalışan kullarını sevdiğini bildirmiş[2] ve onları şöyle müjdelemiştir “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakıyet yollarımızı gösteririz…” el-Ankebût, 69 Zâten Allâh’ın rahmetini ummaya hak kazananlar da ancak böyle kimselerdir.[3] Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz birgün ashâbı ile birlikte yürürken durmuş ve “İçinizde, benim Kur’ân’ın nüzûlü ve tebliği husûsunda gayret ve titizlik gösterdiğim gibi, onun tefsîr edilip anlaşılmasında da aynı tavrı sergileyecek kimseler vardır!” buyurmuştur. Ahmed, III, 82 Fahr-i Kâinât Efendimiz bu sözüyle, Allâh için çalışan mü’minleri medhetmiş ve onları kendi dâvâsının temsilcileri olarak gördüğünü beyân etmiştir. Mevlânâ Hazretleri, her hâlükârda Allah yolunda gayret göstermek gerektiğini ne güzel ifâde eder “İster yavaş gitsin, ister acele edip koşsun, arayan elbette aradığını bulur. Ey Hak yoluna düşen kişi, isteğine iki elinle sarıl! Çünkü istek, iyi bir kılavuzdur. Topal da olsan, sakat da olsan, uyuklasan, hattâ kusurlu da olsan, yine O’nun yolunda ol, O’na doğru sürün, O’nu, yâni Allâh’ı ara! Allah yolunda sürüne sürüne çevgen önündeki bir top gibi O’na doğru koş! Bâzen söz söyleyerek, bâzen susarak, bâzen koklayarak her taraftan O Hakîkat Pâdişâhı’nın feyz kokusunu almaya çalış!” Yine Hazret-i Mevlânâ, Allah yolunda olmanın ehemmiyetini ve faydasını şöyle ifâde eder “Uykun varsa bile Hak yolunda uyu, yoldan kalma! Allah yolunda uyurken belki kâmil bir yolcu rastlar da, seni gafletten, uykudaki hayallerden kurtarır.” Birgün ashâb-ı kirâmdan biri, hangi ibâdetin cihâda denk olduğunu sordu. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ona, böyle bir ibâdetin bulunmadığını söyledi. Adam ısrarla aynı soruyu soruyor, Efendimiz de aynı cevâbı veriyordu. Sonunda Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şunları söyledi “Allah yolunda cihâd eden kimse neye benzer bilir misin? Savaşa giden yiğit, cepheden dönünceye kadar; hiç ara vermeden namaz kılan, hiç iftar etmeden oruç tutan ve Allâh’ın âyetlerine hakkıyla itaat eden kimse gibidir. Sen bunu yapabilir misin?” Buhârî, Cihâd, 1; Müslim, İmâre, 110; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 1 Allah yolunda gayret, herkesin imkânına ve istîdâdına göredir. Herkes aynı şeyden mes’ûl değildir. Kimi malıyla, kimi canıyla, kimi ilmiyle, kimi konuşmasıyla, kimi de beden kuvvetiyle, elinden geldiğince Allah yolunda çalışır ve O’nun rızâsını kazanmaya gayret eder. Mü’min, niyetiyle yaptığı her işin Allah yolunda olmasını sağlayabilir. Samîmî bir niyetle yaşarken, yemesi, içmesi, çalışması, hattâ uyuması bile Allah yolunda sayılır. Helâlinden kazanmak için çalışması, evlâtlarını İslâmî bir terbiye ile yetiştirmek için gayret göstermesi, güzelce ibâdet edebilmek için yiyip içmesi ve uyuması bile ibâdet sayılır. Bu esnâda, imkânı nisbetinde Allâh’ın dînine yardımcı olması veya bu gâye ile çalışanlara destek vermesi de Allah yolundaki gayretler cümlesindendir. ALLAH YOLUNDA GAYRET ÖRNEKLERİ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, büyük bir tevâzû ile Allâh için yapılabilecek her işe koşmuştur. Bir devlet başkanı olduğu hâlde Mescid-i Nebevî’nin inşâsında ashâbıyla birlikte kerpiç taşımıştır. O bir taraftan kerpiçleri taşırken, bir yandan da “Bu yük Hayber yükü değildir. Ey Rabbimiz! Bu, Sen’in katında daha kalıcı, daha iyi ve daha temiz bir iştir.” buyurmuştur. Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 45 Peygamber Efendimiz bu sözleriyle; taşımakta oldukları yükün dünyevî bir menfaat için olmadığını, Allah yolundaki bu gayretin, insanların Hayber’den ticâret maksadıyla getirdikleri hurma ve kuru üzüm gibi maddî metâlardan daha kârlı ve hayırlı olduğunu ifâde buyurmuştur. Yine mescidin inşâsı esnâsında, toprak taşıyan bir adam, Âlemlerin Efendisi’ne rastlayınca O’na “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Müsâade buyrunuz, kerpicinizi ben taşıyayım!” demişti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- ise cevâben “–Sen git, başka bir tane al! Zîrâ sen Allâh’a benden daha çok muhtaç değilsin!” buyurdu.[4] Demek ki her insan Allah Teâlâ’ya muhtaçtır ve O’nun rızâsını kazanmak için elinden gelen her hizmete koşmak zorundadır. Bu sebeple de her müslüman, imkânı ve gücü nisbetinde Allah yolunda ihlâsla gayret etmelidir. Allah Teâlâ, kullarını güçlerinin yetmeyeceği hususlarda mes’ûl tutmamakla birlikte, yapabilecekleri hizmetlerdeki ihmalleri sebebiyle de hesâba çekecektir. Diğer İnsanlar İçin Bir Ecir Var, Senin İçin ise İki Ecir Var! Mescid-i Nebevî yapılırken, herkes kerpiçleri birer birer taşıyor, Ammar bin Yâsir -radıyallâhu anh- ise, biri kendisi, diğeri de Peygamber Efendimiz için olmak üzere ikişer ikişer taşıyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu gördü, tozlarını silkeledi ve “–Ey Ammar! Sen kerpiçleri niçin arkadaşların gibi birer birer taşımıyorsun?” diye sordu. O da “–Allah’tan, bunun ecrini bekliyorum!” dedi. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz onun sırtını sıvazladı ve “–Ey Sümeyye’nin oğlu! Diğer insanlar için bir ecir var, senin için ise iki ecir var!” buyurdu. Ahmed, III, 91; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 256 Allah Yolundaki Hizmet Abdullah bin Evfâ -radıyallâhu anh-’ın, hanımı vefât ettiğinde insanlara söylediği şu sözler, ashâb-ı kirâmın Allah yolundaki hizmet ve gayretlere olan şevk ve heyecanlarını ne güzel dile getirmektedir “–Onun tabutunu taşıyın, hem de şevkle taşıyın! Çünkü o ve hizmetçileri, temeli takvâ üzerine kurulan Peygamberimiz’in mescidi için geceleri taş taşırlardı. Biz erkekler de gündüzleri ikişer ikişer taşırdık.” Heysemî, II, 10 Dünya ve İçindekilerden Daha Hayırlı Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbıyla birlikte Bedir’e doğru yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Fahr-i Kâinât Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe -radıyallâhu anhümâ- ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz’e gelince arkadaşları “–Yâ Rasûlallah! Lütfen siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise “–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422 İşte Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sevap kazanma husûsundaki bitmez tükenmez azmi… Bir müslüman da Server-i Âlem Efendimiz’in izini tâkip ederek hiçbir zaman hayra ve sevâba doymamalı, son nefesine kadar Allah yolunda ecir kazandıracak adımlar atmalıdır. Zîrâ bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur “Sabah veya akşam Allah yolunda birazcık yürümek, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır…” Buhârî, Cihâd, 6 Allah’ın Rızasını Tahsil Genç sahâbîlerin Allâh’ın rızâsını tahsîl için gösterdikleri gayreti sergileyen şu misaller de pek mânidardır Peygamber Efendimiz, Bedir’e gitmeden önce ordusunu teftiş etmiş, on beş yaşından küçük olanları geri çevirmişti. Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh-, o gün yaşadığı bir hâtırasını şöyle nakleder “Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaşı küçük olanları çevirmesinden az önce, kardeşim Umeyr’i saklanmaya çalışırken gördüm –Ne oldu sana kardeşim?» dedim. –Allah Rasûlü beni küçük görür de geri çevirir diye korkuyorum! Hâlbuki ben sefere çıkmayı çok istiyorum ve Allâh’ın bana şehîdlik nasîb etmesini ümîd ediyorum!» dedi. Gerçekten de kardeşim Umeyr, Rasûlullâh’a arz edilince onun henüz küçük olduğunu görüp –Sen geri dön!» buyurdu. Umeyr ağlamaya başladı. Onun üzülmesini istemeyen Peygamber Efendimiz de kendisine müsâade buyurdu. Umeyr küçük olduğu için kılıcını ben bağlayıveriyordum. Bedir’de şehîd düştüğü zaman 16 yaşlarında idi.” Vâkıdî, I, 21; İbn-i Sa’d, III, 149-150 Savaşa Katılmak İsteyen Gençler Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Uhud Harbi’ne çıkarken, bir yerde durmuş ordusunu teftiş ediyordu. Savaşa katılabilecek yaştaki gençlere izin veriyor, müsâit olmayanları ise geri çeviriyordu. Semüre bin Cündeb ile Râfî bin Hadîc de geri çevrilenler arasında idi. Züheyr bin Râfî “–Yâ Rasûlallah! Râfî iyi ok atar!” diyerek onun orduya katılmasını istedi. Râfî bin Hadîc hâdisenin devâmını şöyle anlatır “Ayaklarımda mestlerim vardı. Parmaklarımın ucuna basarak uzun görünmeye çalıştım. Rasûlullah da benim orduya katılmama izin verdi. Semüre bin Cündeb, bana müsâade edildiğini duyunca, üvey babası Mürey bin Sinân’a –Babacığım! Rasûlullah -aleyhissalâtü vesselâm- Râfî’ye müsâade etti. Beni ise geri çevirdi. Hâlbuki ben güreşte onu yenebilirim.» dedi. Mürey -radıyallâhu anh- –Yâ Rasûlallah! Benim oğlumu geri çevirip Râfî’ye izin verdiniz. Oysa oğlum güreşte Râfî’yi yener.» dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Semüre ile bana –Haydi güreşin bakalım!» dedi. Güreştik, neticede Semüre beni yendi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona da izin verdi.”[5] İlerle Ey Musab Genç sahâbîlerden Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-, Uhud’da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i müdâfaa ederken şehîd olmuştu. Bunun üzerine meleklerden biri, Hazret-i Mus’ab’ın sûretine girerek elinden sancağı almıştı. Peygamber Efendimiz ise henüz O’nun şehâdetinden haberdar olmadığı için sancaktara hitâben “– تَقَدَّمْ يَا مُصْعَبُ İlerle ey Mus’ab!” buyurmuşlardı. Bunun üzerine melek dönüp bakınca onun Mus’ab değil, bir melek olduğunu fark eden Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz, mübârek sahâbîsinin şehîd olduğunu anlamışlardı. Daha sonra Mus’ab bin Umeyr -radıyallâhu anh-’ın mübârek naaşı bulunmuş, ancak bu sefer de onu saracak bir kefen bulunamamıştı. İbn-i Sa’d, III, 121-122 Sonunda kısa da olsa bir kefen bulundu. Fakat onunla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Vaziyet Allah Rasûlü’ne bildirildi. Fahr-i Kâinât Efendimiz, mübârek şehîdin başının kefenle, açıkta kalan ayaklarının da Arfec denilen güzel kokulu otlarla örtülmesini emir buyurdu. Bkz. Buhârî, Cenâiz, 27 İki Gözcü Müslümanlar Bedir’e gelip yerleştiklerinde, Kureyş, Umeyr bin Vehb ve süvârîlerinden Ebû Üsâme’yi birbiri ardınca İslâm ordusunu teftiş etmek için göndermişlerdi. İslâm ordusunun etrafını dolaşan bu iki gözcü de, yaklaşık şu beyanda bulundular “–Vallâhi, ne kısır ve iri develer ne atlar ne sayıca çok asker ve ne de büyük bir hazırlık gördüm! Fakat öyle bir cemaat gördüm ki, onlar âilelerine dönüp gitmeyi değil, şehîd olmayı arzu ediyorlar! Kılıçlarından başka kendilerini savunacakları bir şeyleri ve sığınakları da bulunmuyor!” Vâkıdî, I, 62 Cennete Girmek Üzere Ayağa Kalkınız! Enes -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre, Bedir’de müşrikler yaklaştığında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “–Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Ensâr’dan Umeyr bin Hümâm -radıyallâhu anh- “–Yâ Rasûlallah! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- “–Evet.” buyurdu. Umeyr “–Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “–Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr -radıyallâhu anh- “–Allâh’a yemin ederim ki yâ Rasûlallah, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka bir maksadım yok.” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz “–Şüphesiz sen cennetliksin.” buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra da “–Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır.” diyerek elindeki hurmaları attı ve cihâda koştu. Sonra şehîd oluncaya kadar müşriklerle savaştı. Müslim, İmâre, 145; Ahmed, III, 137 Kadına Sormaya Gerek Yok Tafâve Kabîlesi’nden bir tüccar şöyle anlatır “Kâfilemizle Medîne’ye gitmiştim. Mallarımızı sattıktan sonra kendi kendime; Şu zâta Peygamber Efendimiz’e bir uğrayayım da kabîleme O’nunla alâkalı haberler götüreyim.» diyerek Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına vardım. Bana bir ev göstererek şöyle buyurdu –Şu evde bir kadın oturuyor. Bir İslâm birliği ile gazâya çıkmış, geride on iki keçi ile bir dokuma tezgâhı bırakmıştı. Döndüğünde keçileri ile dokuma tezgâhının kaybolduğunu gördü. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk’a; “Yâ Rabbî! Sen’in yolunda sefere çıkan kimseleri hıfz u emânına aldığını bildirmiş, teminat vermiştin. Keçilerim ve tezgâhım kaybolmuş, Sen’den keçilerimi ve tezgâhımı istiyorum.” diye duâ etti… Sabah kalktığında kaybolan keçilerini ve tezgâhını iki kat fazlasıyla buldu. İşte kadın orada, istersen git kendisine sor!» Ben de –Sana inanıyor ve Sen’i tasdîk ediyorum, kadına sormaya gerek yok!» karşılığını verdim.” Ahmed, V, 67; Heysemî, V, 277 Cennette Topallayarak Yürüdü Ensâr’dan Selimeoğulları’nın reisi Amr bin Cemûh, topal bir kimse idi. Kendisinin dört oğlu vardı; Allah Rasûlü ile birlikte savaşlara katılırlardı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Uhud Gazvesi’ne çıkacağı sırada Amr da sefere katılmak istedi. Oğulları “–Sen cihâd ile mükellef değilsin. Allah Teâlâ seni özür sâhibi olarak kabûl etti. Biz senin yerine gidiyoruz.” dediler. Amr -radıyallâhu anh- “–Siz zâten Bedir günü benim cennete girmeme mânî oldunuz. Vallâhi ben bugün sağ kalsam dahî, muhakkak birgün şehîd olup cennete gireceğim!” dedi. Sonra hanımına da “–Herkes şehîd olup cennete giderken ben sizin yanınızda oturup duracak mıyım?” diyerek çıkıştı. Hemen kalkanını aldı ve “–Allâh’ım! Beni âileme geri çevirme!” diye duâ ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Peygamber Efendimiz’e “–Oğullarım beni Medîne’de bırakmak istiyorlar. Beni, Sen’inle birlikte savaşa çıkmaktan menediyorlar. Vallâhi, ben şu topal hâlimle cennete ayak basmayı arzuluyorum.” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “–Allah Teâlâ seni mâzur görmüştür. Sana cihâd farz değildir.” buyurdu. Amr -radıyallâhu anh- “–Yâ Rasûlallah! Siz benim Allah yolunda ölünceye kadar savaşarak şehîd olup şu topal ayağımla cennette yürümemi uygun görmez misiniz?” dedi. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz “–Evet, uygun görürüm.” buyurdu. Oğullarına da “–Artık babanızı savaştan menetmeyiniz. Umulur ki, Allah ona şehâdet nasîb eder.” buyurdu. Amr kıbleye döndü ve “–Allâh’ım! Bana şehîdlik nasîb eyle! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diyerek duâ etti ve cihâda katıldı. Uhud Harbi’ne iştirâk eden, şehâdet heyecânıyla dolu bu sahâbî, cihâd esnâsında; “Vallâhi ben cenneti özlüyorum.” demiş, netîcede kendisini korumaya çalışan bir oğlu ile birlikte şehîd düşmüştür. Daha sonra Fahr-i Kâinât Efendimiz onun hakkında “Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, Amr’ın cennette topallayarak yürüdüğünü gördüm!” buyurmuştur. Vâkıdî, I, 264-265; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, IV, 208 Önce Müslüman Ol, Sonra Savaş! Kabîlesinin İslâm’a girmesine önce îtirâz eden, fakat daha sonra da bu hareketine pişman olan Usayram, tepeden tırnağa silâhlanmış bir hâlde Uhud’a, Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına geldi ve “–Yâ Rasûlallah! Sizinle birlikte önce savaşa mı katılayım, yoksa müslüman mı olayım?” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz “–Önce müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine Usayram müslüman oldu, sonra savaştı ve şehîd oldu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “–Az çalıştı, fakat çok kazandı!” buyurdu. Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâre, 144 Yaralıların arasında yatarken, kendisine meraklı nazarlarla bakanlara son nefesinde “–Ben müslüman olmak için geldim. Allah ve Rasûlü uğrunda çarpıştım ve yaralandım!” diyordu. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, bu mübârek şehîdi, bir bilmece gibi sahâbîlere sorar “–Söyleyin bakalım, hayâtında bir kere bile namaz kılmadan cennete giren kişi kimdir?” derdi. İnsanlar cevâbını bilemez, kendisinin söylemesini isterlerdi. Ebû Hüreyre de “–O, Usayram, yâni Amr bin Sâbit’tir!” derdi. İbn-i Hişâm, III, 39-40; Vâkıdî, I, 262 Evde Himâyeye Muhtaç Kızlar Olmasaydı Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anhümâ- şöyle demiştir “Uhud Harbi’nden önceki gece babam beni yanına çağırdı ve –Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den sonra, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi muâmelede bulun.» dedi.” Diğer bir rivâyete göre, bu îman heyecânını oğluyla da paylaşma arzusunu şöyle dile getirdi “–Câbir! Evde himâyeye muhtaç kızlar olmasaydı senin de şehîd olmanı isterdim!..” Câbir -radıyallâhu anh- devamla der ki “–Sabahleyin babam ilk şehîd düşen kişi oldu. Bir başka şehîd ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu müstakil bir yere defnetmek istedim. Altı ay sonra onu mezarından çıkardım. Bir de ne göreyim Kulağının bir kısmı hâriç, bütün vücûdu kabre defnettiğim günkü gibiydi! Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” Buhârî, Cenâiz, 78 Allah Yolunda Öldürülenleri Sakın Ölü Sanmayın Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- bir başka rivâyette şöyle anlatır Bir defâsında ben mahzun bir hâlde iken Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile karşılaşmıştım. Bana “–Seni niye böyle üzgün görüyorum?” buyurdu. “–Babam Uhud’da şehîd oldu. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir âile ve bir hayli de borç bıraktı.” dedim.[6] Bunun üzerine “–Allâh’ın babanı nasıl karşıladığını sana haber vereyim mi?” buyurdu. Ben de; “–Evet!” deyince sözlerine şöyle devâm etti “–Allah, hiç kimse ile yüz yüze konuşmaz, dâimâ perde arkasından konuşur. Ancak, babanı diriltti ve onunla perdesiz yüzyüze konuştu –Ey kulum, ne dilersen Ben’den iste, vereyim!» buyurdu. Baban –Ey Rabbim, beni dirilt, Sen’in yolunda tekrar şehîd olayım!» dedi. Allah Teâlâ Hazretleri –Ama Ben daha önce; ölenlerin artık dünyâya geri dönmeyeceklerine hükmettim.» buyurdu.[7] Baban da –Ey Rabbim, öyleyse benim hâlimi arkamda kalanlara bildir!» dedi. Bu talep üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler; Allâh’ın, lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile mesrûr bir hâlde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesini vermek isterler.» Âl-i İmrân, 169-170” İbn-i Mâce, Mukaddime, 13/190 Allah Yolundaki Gayret Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, ashâb-ı kirâmın Allah yolundaki gayret ve şevkine dâir müşâhedelerini şöyle nakleder “Hendek Gazvesi günü, insanların ardından gittim. Arkamdan bir ses geldi. Dönüp bakınca Sa’d bin Muâz ile kardeşinin oğlu Hârise bin Evs’i gördüm. Olduğum yere çöktüm. Sa’d’ın sırtında dar bir zırh vardı, kolları zırhtan dışarı çıkmıştı. Cihâda katılmayı teşvik eden ve ecel geldiğinde ölümün ne kadar güzel olduğunu bildiren bir şiir okuyordu. Annesi ona –Evlâdım! Koş, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yetiş! Geciktin vallâhi!» diyordu. Ben –Sa’d’ın zırhı, parmaklarına kadar bütün vücûdunu örtseydi iyi olurdu.» dedim. Açık kalan kollarından okla vurulabileceği endişesini taşıyordum. Bu sözüme karşılık annesi bana –Allah hükmünü yerine getirir takdîr edilen ne ise ancak o olur!» dedi. Hakîkaten Sa’d o gün yaralandı.” Ahmed, VI, 141; İbn-i Hişâm, III, 244 Hazret-i Sa’d -radıyallâhu anh-, yarasının ağır ve öldürücü olduğunu anlayınca “–Allâh’ım! Eğer Kureyş müşrikleriyle herhangi bir çarpışma daha takdîr ettiysen, beni de o çarpışmada bulunmak üzere sağ bırak! Çünkü Rasûl’üne işkence ve kötülük yapan, O’nu yalanlayan ve yurdundan çıkaran o Kureyş kavmiyle çarpışmayı istediğim kadar, başka hiçbir kavimle çarpışmayı istemiyorum. Eğer bizimle onlar arasındaki çarpışma bu kadarsa, yaramı şehîdliğe vesîle kıl! Beni huzûruna kabul buyur! Kurayzaoğulları’nın cezâlandırıldıklarını görüp sevininceye kadar da canımı alma!” diyerek duâ etti. Vâkıdî, II, 525; İbn-i Sa’d, III, 423 Sa’d -radıyallâhu anh- duâsını bitirir bitirmez kanı dindi, bir damla bile akmadı. Tirmizî, Siyer, 29/1582; Ahmed, III, 350 Hazret-i Sa’d, Kurayzaoğulları’nın cezâlandırıldıklarını görünce, yarası tekrar açıldı. Bir müddet sonra o Peygamber âşığı sahâbî, rûhunu şehîden teslîm ederek rahmet-i Rahmân’a nâil oldu.[8] Sefere Katılma Nîmeti ve Şerefi Tebük Seferi’ne hazırlıkların yapıldığı esnâda ashâb-ı kirâm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte, Allah yolunda canlarını fedâ edebilme seferberliğine çıkmanın ulvî heyecânını yaşıyorlardı. Ancak ashâb-ı kirâmın fakirlerinden yedi kişi, sefere iştirâk etmek için binek hayvanı bulamamıştı. Çoğunlukla iki askere, hattâ bâzen üç askere bir deve düşüyordu ve deveye sırayla bineceklerdi. Fakat sefere iştirâk etmeyi ve her an Allah Rasûlü ile berâber olmayı cân u gönülden arzu ettikleri hâlde, nöbetleşe de olsa binecek bir deve bulamayan fakir sahâbîler vardı. Onlar da, Allah Rasûlü’ne gelerek hâllerini arz ettiler. Bunun üzerine fakirlerin harpten muaf olduklarını bildiren şu âyet-i kerîme nâzil oldu “Ey Rasûlüm! Kendilerine binek sağlaman için Sana geldiklerinde Sen; Sizi bindirecek bir binek bulamıyorum.» deyince, infâk edecek bir şey bulamadıkları için kederlerinden gözyaşı döke döke dönen kimselere de herhangi bir mes’ûliyet yoktur!” et-Tevbe, 92 Âyet-i kerîmede, Hakk’ın rızâsına kavuşmak ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte olabilmek için teessürlerinden gözyaşı döktüklerinden bahsedilen bu güzîde sahâbîlerin ihtiyaçlarını, İbn-i Yâmin, Hazret-i Abbâs ve Hazret-i Osman -radıyallâhu anhüm- tedârik ettiler.[9] Bir kısmına da daha sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- binek temin etti. Buhârî, Megâzî, 78 Seferden muaf oldukları hâlde Allah Rasûlü’nden ayrı kalmak kendilerine giran gelen ve kalpleri Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle dolu olan bu sahâbîler, bu canhıraş iştiyak ve muhabbetlerinin mukâbilinde sefere katılma nîmet ve şerefine mazhar oldular. “Ebû Zer Yalnız Yaşar, Yalnız Ölür ve Yalnız Başına Diriltilir” Tebük Seferi’ne çıkılmış, bir hayli yol alınmıştı. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra ashâbdan Ebû Zer -radıyallâhu anh- da orduya yetişti. O, zayıf hayvanı yola dayanamadığı için gerilerde kalmış, sonunda hayvanını terk etmiş ve yaya olarak binbir meşakkatle ordunun ardından yetişmişti. Bunu gören Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mütebessim bir çehreyle “–Allah selâmet versin! Ebû Zer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir.” buyurdular. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu mûcizevî ifâdeleri, vakti gelince tahakkuk etmiş ve Ebû Zer -radıyallâhu anh-, gerçekten yalnız yaşamış ve yalnız vefât etmiştir. Vâkıdî, III, 1000 Kişinin Mânen Helâkine Sebebiyet Verebilecek Mes’ûliyet Allah yolunda mes’ûl olunan bir gayretten geri kalmak, kişinin mânen helâkine bile sebebiyet verebilir. Nitekim Ebû Hayseme -radıyallâhu anh-, Tebük Seferi’nin zorluğu sebebiyle başlangıçta Medîne’de kalmış, yola çıkan İslâm ordusuna iştirâk etmemişti. Birgün bahçesindeki çardakta âilesi kendisine mükellef bir sofra hazırlamıştı. Ebû Hayseme bu manzarayı görünce bir an Allah Rasûlü ve ashâbının ne hâlde olduğunu, buna mukâbil kendisinin durumunu düşündü. Yüreği sızladı ve kendi kendine “–Onlar bu sıcakta Allah yolunda zorluklara katlanmaktayken, benim bu yaptığım, olacak şey mi?!” dedi. Bu nedâmetle, kendisi için hazırlanan sofraya hiç el sürmeden derhal yola düştü, Tebük’te İslâm ordusuna katıldı. Ebû Hayseme’nin geldiğini gören Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun bu davranışından memnun oldu ve “–Yâ Ebâ Hayseme! Neredeyse helâk olacaktın!..” buyurarak onun affı için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. İbn-i Hişâm, IV, 174; Vâkıdî, III, 998 Biraz İleri Git De Yer Ver Ey Hâris! Bir gün Hâris bin Hişâm ile Süheyl bin Amr -radıyallâhu anhümâ-, halîfe Hazret-i Ömer’in yanına gittiler. Onu aralarına alarak oturdular. Bir müddet sonra halîfenin yanına ilk Muhâcirler gelmeye başladı. Her bir Muhâcir geldikçe Hazret-i Ömer; “–Şöyle biraz açıl ey Süheyl! Biraz ileri git de yer ver ey Hâris!” diyerek onları kenara oturtuyordu. Sonra Ensâr gelmeye başladı. Hazret-i Ömer yine Süheyl ile Hâris’e yeni gelen Ensâr’a yer vermelerini söyledi. Öyle ki, onlar insanların en sonuna oturdular. Hazret-i Ömer, meclisine gelen kişiyi, İslâm’a girmekteki önceliğine ve ihlâsına göre yakınına oturtuyordu. Hazret-i Ömer’in yanından çıktıklarında Hâris, Süheyl’e “–Ömer’in bize yaptığını gördün mü?” dedi. Süheyl -radıyallâhu anh- da “–Onu kınamaya hakkımız yok! Asıl biz kendimizi ayıplayalım. Bu durumu başımıza kendimiz getirdik. O insanlar İslâm’a çağrıldıkları zaman hemen koştular, hiç beklemeden kabul ettiler. Biz çağrıldığımızda ise yavaş davrandık, geri kaldık!” dedi. İnsanlar Hazret-i Ömer’in yanından dağılınca, Hâris ile Süheyl tekrar onun yanına varıp “–Ey mü’minlerin emîri, bugün yaptıklarını gördük. Ancak şunu da biliyoruz ki, bu durumu başımıza getiren yine biziz. Acabâ bu hatânın telâfisi mümkün müdür?” dediler. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- “–Bunun telâfisi ancak şu şekilde olabilir.” dedi ve Rum tarafındaki cephelere işâret etti. Bunun üzerine onlar da cihâd için çıkıp Şam’a gittiler ve bir daha da dönmediler. Ali el-Müttakî, XIV, 67/37953; Hâkim, III, 318/5227 Ashâbın Allah Yolundaki Gayreti Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’ın oğlu Ebû Bekir, ashâbın Allah yolundaki gayretine güzel bir misâl olan şu muhteşem hâdiseyi nakleder Babam Ebû Mûsâ -radıyallâhu anh- düşmanın karşısında durmuş şöyle diyordu “–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; Şüphesiz cennet kapıları kılıçların gölgeleri altındadır.» buyurdu.” Bunun üzerine üstü başı perişan biri ayağa kalkıp “–Ey Ebû Mûsâ! Bu sözü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- söylerken işittin mi?” diye sordu. Ebû Mûsâ “–Evet, işittim.” cevâbını verdi. Bunu duyan adam, arkadaşlarının yanına dönüp “–Sizleri selâmlıyorum!” dedi ve kılıcının kınını kırıp attı. Sonra elinde kılıcıyla düşmanın üzerine yürüdü ve şehîd oluncaya dek düşmanla savaştı. Müslim, İmâre, 146; Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 23/1659 Allah Yolunda Cihâd Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh-, Rumlara karşı tertib edilen gazâya katılmıştı. Yolda hastalandı. Vefâtı yaklaşınca asker arkadaşlarına şöyle dedi “–Şayet ölürsem beni yanınıza alın ve Rum topraklarına doğru gidebildiğiniz en son noktaya götürün. Düşman saflarıyla karşılaşıp daha fazla ilerleyemez olduğunuzda beni oraya, ayaklarınızın altına defnedin!..” Bkz. Ahmed, V, 419, 416 İşte Eyyûb Sultan Hazretleri, hayâtı boyunca Allah yolunda cihâd etmiş, vefâtından sonra da kabriyle ve türbesiyle arkasından gelen İslâm askerlerine hedef göstermek sûretiyle hizmetine devâm etmiştir. “Küffârla Gazâ” Mefkûresi Osmanlı Beyliği, gerçek bir devlet olma husûsiyetini Orhan Gâzi zamanında kazanmıştır. O da babası Osman Gâzi gibi, Anadolu içerisindeki hesaplaşmalardan ziyâde “küffârla gazâ” mefkûresini benimsemişti. Bu yolda gözlerini başta İstanbul olmak üzere tâ ötelere dikmişti. Bunun için kendisine “merzbânü’l-âfâk” ufukların sâhibi ünvânı verilmiştir. Bir yerde bir aydan fazla durmayıp i’lâ-yı kelimetullah yolunda sürekli cihâd üzere bir hayat yaşadığı bilinmektedir. Bununla birlikte O “Mürüvvet, gazâdan efdaldir!” diyerek asıl fethi gönüllerde tecellî ettirmeyi tercîh ediyordu. Özdemiroğlu Osman Paşa Şehadeti Özdemiroğlu Osman Paşa, Allâh için gayret etmiş, büyük başarılar elde etmişti. III. Murad Han, Paşa’nın muvaffakıyet dolu hizmetlerine bir mükâfât olarak onu kendisine sadrâzam yaptı. Özdemiroğlu Osman Paşa, bu vazifede yaklaşık dört ay hizmet ettikten sonra Kırım’ın karışması üzerine kendi isteği ile tekrar serdâr oldu. Bu sırada Kırım’daki isyânın bastırıldığı haberinin gelmesi üzerine bir hatt-ı hümâyûn ile doğu serdarlığına tâyin edildi. Ecdâdımız makam ve mevkîden ziyâde Allah rızâsının nerede daha çok olduğuna bakıyordu. Özdemiroğlu da sadrâzam olduğu hâlde kendi isteğiyle tekrar cepheye gitmiş, Allah yolunda cihâd ederken şehîdlik mertebesine yükselerek Rabbine kavuşmuştur. “Hasaneyn’in Hazret-İ Hasan Ve Hüseyin’in Rûhu İçin” Gençliklerinde, kuvvetleri yerindeyken, savaş meydanlarında düşmana karşı kılıç sallayarak hizmet eden yeniçeriler, artık sakallarına ak düşüp de kılıç sallayacak dermanları kalmadığı zaman, sırtlarında meşin bir su kırbası ve ellerinde kalaylı bir tasla sokak sokak gezer, Kerbelâ’da bir yudum suya hasret bırakılarak şehîd edilen Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh- için su dağıtıp sevap kazanmaya çalışırlar, “Hasaneyn’in Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in rûhu için” diyerek, susayanlara su ikrâm ederlerdi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sevgili torunu Hazret-i Hüseyin’in yürek dağlayan hâtırası, iştahla içilen her yudum suyun ardından tâzîz edilir ve onun mübârek dudaklarından esirgenen birkaç yudum su, o günden beri dünyanın dört bir yanında bütün susayanlara ikrâm edilirdi.[10] Altın Olarak Tesviye Yüksek tahsil talebesi olan zâbit Muzaffer, Çanakkale Harbi’nin sürüp gitmesi üzerine ihtiyâca binâen gönüllü olarak ordu saflarına katılmıştı. Üç aylık bir tâlimden sonra Çanakkale’ye sevk edildi. Ancak harp bitmişti. Birliklerin büyük bir kısmı doğu cephesine sevk edilecekti. Bunun için de harpte yıpranmış olan nakil araçlarının lastik vs. ihtiyaçlarının giderilmesi gerekiyordu. Bu iş için, İstanbullu zâbit Muzaffer vazifelendirilmişti. Zâbit Muzaffer, elindeki tezkere ile derhal İstanbul’a gitti. Aradığı malzemeleri bir yahûdî tüccarında bularak erkân-ı harbiye kaymakamına çıktı. Fakat kaymakam, maddî imkânsızlıklar sebebiyle askerin ayağına postal, sırtına kaput bulamadıkları gerekçesiyle istenilen meblâğı veremeyeceklerini söyledi. Kaymakamın yanından mahzun bir şekilde ayrılan zâbit Muzaffer, ne yapacağını bilemez bir hâldeydi. Birliğine eli boş olarak nasıl dönebilirdi? Cephede çekilen sıkıntıları düşünerek sonunda kararını verdi ve yahûdî tüccarın yanına varıp, siparişlerini hazırlamasını, sabah namazından sonra almaya geleceğini ve parasını da o zaman ödeyeceğini bildirdi. O gece, sabaha kadar çalışarak bir yüz liralık kağıt para hazırladı. İlk bakışta anlaşılamayacak kadar aslına benzeyen bir kağıt paraydı bu… O zamanlar kağıt paraların üzerinde “Bedeli Dersaâdet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” ibâresi yazılırdı. Zâbit Muzaffer de, kendi hazırladığı yüz liralığın üzerine “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.” yazdı. Sabahleyin erkenden yahûdî tüccardan mallarını aldı ve bu parayı vererek bir gemiyle Çanakkale yolunu tuttu. Üç gün sonra yahûdî tüccar, elindeki parayı bozdurmak için Osmanlı Bankası’na gittiğinde, mesele ortaya çıktı. Para sahte idi. Paranın üzerinde kasdedilen altın ise, Çanakkale’de dökülen ve altından daha kıymetli olan şehîd kanlarıydı. Her nedense yahûdî, bu duruma sükût etti ve hiçbir aksülamelde bulunmadı. Ancak hâdise, bütün İstanbul’a yayıldı ve bundan Şehzâde Abdülhalim Efendi’nin de haberi oldu. Şehzâde, derhal alâka gösterdi. Taklit parayı, yahûdîden bedeli olan altını vererek aldı ve bunu zarif bir mahfaza içinde emniyet müzesine hediye etti. SON NEFESE KADAR KULLUK Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın “Sana yakîn ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” el-Hicr, 99 buyruğuna ittibâ ile, son nefesimize kadar Allah yolundaki gayretlerimizi artırarak sürdürmeliyiz. Çünkü bu dünya kazanma yeri, âhiret ise karşılık görme mekânıdır. Dünyadayken amel defterlerimizi ne kadar hayrât ve hasenât ile doldurabilirsek ebedî hayatta o kadar mes’ûd oluruz. Bununla birlikte yaptığımız hayırlara, kazandığımızı düşündüğümüz ecirlere de hiçbir zaman güvenmemeliyiz. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın mağfireti, fazlı ve rahmeti, kulların biriktirdiği şeylerden daha hayırlıdır.[11] Bu da kalbin her zaman Allâh ile beraber olmasına ve ihlâslı gayretlere bağlıdır. Dipnotlar [1] Bkz. el-Furkân, 52. [2] Bkz. es-Saff, 4. [3] Bkz. el-Bakara, 218. [4] Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ, Beyrut 1997, I, 333. [5] Taberî, Târîh, Kâhire 1990, II, 505-506; Vâkıdî, I, 216. [6] Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Câbir -radıyallâhu anh-’a her hususta dâimâ yardımcı olmuştur. Meselâ, borcunu ödemesi için bahçesine giderek malını bereketlendirmesini Allah’tan niyâz etmiş, Allah Rasûlü’nün bu duâsının ardından Hazret-i Câbir’in hurmaları mûcizevî bir şekilde bereketlenerek bütün borçlarına kâfi gelmiştir. Buhârî, Vasâyâ 36, İstikrâz 9, Cihâd 49, Büyû 34; Müslim, Müsâkât 109; Ahmed, III, 303, 373, 391 [7] Tirmizî, Tefsîr, 3/3010. [8] Bkz. İbn-i Hişâm, III, 271. [9] Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 172; Vâkıdî, III, 994. [10] A. Turan Alkan, Osmanlı Ansiklopedisi, İst. 1996, İz Yay. V, 20. [11] Bkz. Âl-i İmrân, 157; Yûnus, 58; ez-Zuhruf, 32. Kaynak Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları İslam ve İhsan
allah yolunda olanlarla ilgili ayetler